Archive for the ‘edebiyat’ Category

Articles

Bu Yalan Tango(Selim İleri)

In Bu Yalan Tango,Bu Yalan Tango oku,edebiyat,selim ileri eserleri,selim ileri kimdir,selim ileri kitap tanıtımları,selim ileri kitapları,selim ileri oku on Nisan 16, 2010 tarafından yusufmirza

Türkçenin ritmiyle Türk aydınının çıkmazını buluşturan romanların edebiyatımızda adı konulmamış bir ayrıcalığı var. Bu romanlardan kimsenin itiraz etmeyeceği ikisini hatırlayalım: Huzur ve Tutunamayanlar. Selim İleri’nin yeni romanı Bu Yalan Tango‘nun, aynı soyağacına eklemleneceğini öngörebiliriz. Kimilerine ‘cesur’ gelebilecek bu savı gerekçelendirmeden önce romanın konusuna bakmakta yarar var:
Bu Yalan Tango, doksan yaşın eşiğindeki romancı Fatma Asaf’la orta yaşlı yazar Ufuk Işık’ın yaptığı nehir söyleşi çevresinde biçimleniyor. Fatma Asaf, bir dönemin aşk romanları, “klişe edebiyat” yazarı. İsmi bile “o zamanlardan kalma”. İlk kitabı, Atatürk’ün öldüğü gün yayımlanmış, Cumhuriyet’le birlikte yaşanan dönüşüme tanık olmuş. Sabahattin Ali’yi, Atsız’ı, Tanpınar’ı tanımış, Hüseyin Rahmi’yi adadaki evinde ziyaret etmiş. Yıllarca ölesiye yazmış Fatma Asaf, şimdi, doksan yaşına girerken kendisi için hazırlanan armağan kitabın hem mutluluğunu yaşıyor hem de bu “saçma sapan ırmak söyleşiyi” anlamsız buluyor. Ufuk Işık’sa ellilerinin yarısını çoktan geçmiş, “handiyse kel”, “sigaradan göğsü hırıl hırıl” orta yaşlı romancı. Çekingen, biraz da sinsi. Roman boyunca süren nehir söyleşide iki farklı kuşaktan iki romancı arasındaki tuhaf gerilime ortak oluyoruz. Bu gerilimin başarıyla betimlenmesinde galiba kapağında Selim İleri adı bulunan iki nehir söyleşi kitabının da payı var: İleri hem söyleşi yapan (Attila İlhan‘la) hem de söyleşi veren olarak (Anılar: Issız ve Yağmurlu, Haz. Handan Şenköken) nehir söyleşilere imza atmıştı.
Şiire yaklaşan dil
Bu Yalan Tango’nun yukarıda sözünü ettiğim soyağacına neden eklemlenmesi gerektiğinin ilk gerekçesi ve bana kalırsa romanın en önemli özelliği: İleri’nin kullandığı dil. Ne zamandır düzyazı dilinin hantallıklarından bunca arınmış bir roman okuduğumu hatırlamıyorum. Selim İleri’nin üslubundan aşina olduğumuz ama daha da incelmiş, şiire yaklaşan, sahih bir dil var karşımızda. Savruk görünüşü içinde ahenkli, kıvrak, lirik. Yazar dil konusundaki seçiminin ipuçlarını romanda Fatma Asaf’ın ağzından veriyor: “Bir romancının en büyük yarışı şiirle.” Hep bir ‘şair-romancı’ olmak istiyor Fatma Asaf, büyük bir şair-romancı: “Şiirle düzyazı arasındaki sınırları, karşıtlıkları tümden silebilmiş, silmiş.”

Bu Yalan Tangoİkincisi, romanda kurgusallığın boyutları: Selim İleri kurguyla gerçeğin sınırlarını ustaca belirsizleştiriyor ve fakat bunu bir ‘oyun’a dönüştürmeden yapıyor. Bazı ‘yaratıcı yazarlar’ gibi kurgu-gerçek arasındaki denemelerin tuzağına düşmüyor. Edebiyatımızın unutulmaz isimleri, Bu Yalan Tango’da birer karakter olarak karşımızda: “Pişman, yapayalnız bir adamdı Yahya Kemal”, “Tanpınar çok yalnızdı, yakından tanıdım onu”. Roman bu özelliğiyle kurgudan gerçeğe yaklaşırken, gerçek hayattan esinlenilmiş karakterler de gerçeği kurguya yaklaştırıyor. Anlatıcıya kulak verelim: “Gerçekliği yine gizledi, örttü; okur gerçekliği ancak dikkatle okursa metnin içinde darmadağınık, parçalanmış bulacak, lime lime edilmiş, ancak tek tek bir araya getirirse limeleri, örtükleri, saklıları…” Tabii şu tuzağa da dikkat çekerek: “Okurlar, hatta yazarçizerler, yazar anlatıcıyla romancıyı aynı kişiyi sanırlar. Anlatamazsınız.”
Üçüncüsü, Selim İleri entelektüel tarihimizin neredeyse bütün can alıcı sorunlarını aynı kitaba sığdırmak gibi riskli bir işe girişiyor ama bunun üstesinden başarıyla geliyor. Sözgelimi, didaktik olma kaygısındaki bir yazarın elinde bir karmaşaya dönüşebilecek konu bolluğu, Bu Yalan Tango’da zihin tarihimizin bir haritasına dönüşüyor. Belki Oğuz Atay’ın yazmayı tasarladığı Türkiye’nin Ruhu’nda yapmak istediğini gerçekleştiriyor Selim İleri: Doğu/Batı tartışmasından Köy Romanı’na, Türkçe ezandan sağ/sol bölünmesine, sosyalizmden aydınların dindarlara bakışına kadar bir yığın konu romanın sayfalarında beliriyor. Ve bütün bunların ortasında yazdıklarıyla var olma savaşındaki bir yazarın yaşadığı iç çelişkiler: “Dünya korkunç bir harbe sürüklenirken, elâ gözlerdeki ateşli bakışlarla uğraşıyordu.” Fatma Asaf’ın bu ikilemleri yaşamasında elbette değerinin bilinmemiş olmasının verdiği burukluk da var: “Memleketin insanını benden iyi mi tanıyordu, İnce Memet’i göklere çıkarırken. Yurdun dört bir yanından mektuplar alıyordum.” Şu cümleler, toplumsal çalkantıların ortasında ‘Batı acısı’nı yaşayan Türk aydınını ne güzel betimliyor: “Gençleri birbirlerine öldürttüler. O genç şair, sokakta ölüsü bulundu, Ankara’da. Gazetelerde okumuştu. Kılın kıpırdamadı Fatma Asaf, Lorca’ya daha çok acınırdın.”
Son olarak Bu Yalan Tango, anlatıcısının (yazarının değil!) roman sanatı üzerine görüşleriyle ve ortaya koyduğu roman poetikasıyla da soyağacının öteki romanlarıyla benzeşiyor. Romandaki en ilginç sav, roman ve öykü konusunda edebiyat dünyamızdaki yaygın anlayışa karşı: “Yaygın değerlendirişe kapılarak, roman sanatını hor görmek mi, öykü şiire en yakındır falan. Ufuk Işık yalan söylediğini düşündü, edebiyat çevrelerine yaranmak uğruna: En zoru öyküdür. Şiire en yakın. Çırpınarak yazarım öyküyü.” Sanırım öykünün romana önceliği ve şiire daha yakın olduğu anlayışının edebiyatımızda yerleşmesinde en büyük pay Memet Fuat’ındır. Bu Yalan Tango’nun anlatıcısı deyiş yerindeyse bir tabuya dokunuyor. Ekmek kavgasındaki Orhan Kemal’e “bitti bitti!”, Tanpınar’ın Huzur’una bayat diyenlere karşı ‘ucuz roman’ yazarı Fatma Asaf’ın şu sözleri üzerine de düşünmeliyiz: “Alnımın teriyle yaşamam sizin sosyalizminize ters mi düşer?” Şu cümle ise yalnızca Bu Yalan Tango’yu değil, bütün bir Selim İleri romancılığını anlamak için bir anahtar: “… Romanda ‘romancı’yı yazmak düşüncesi bana hep cazip geldi. Romancının romanı niye olmasın ki.”
Yakın tarihin özeti
Soljenitsin’in İvan Denisoviç’in Bir Günü romanındaki bir cümleyi hiç unutamam: “Ama Ruslar hangi elleriyle haç çıkaracaklarını unutmuşlardı”. Bu cümle bütün bir Rus devriminin özeti gibidir. Selim İleri’nin romanında genç Fatma Asaf’la Demiray’ın yaptığı o kısa tango da tıpkı Soljenitsin’in cümlesi gibi bir değişimin tarihini özetliyor. Güzel sesli hafızın okuduğu mevlit, işlenmiş mor seccade ama özellikle birkaç neslin hikâyesini saklayan şu basit cümle, Soljenitsin’inki kadar etkileyici geldi bana: “Allah’a inanır mısınız hanım kızım?”
Bütün bunların yanı sıra, Bu Yalan Tango’da Selim İleri romanlarının kendine has dokusunu da buluyoruz. Yalnızca bir paragrafından yazarının üslubunun tanınabileceği bir yapıt Bu Yalan Tango. Romandaki bütün ironilere, sinikliğe, acıya karşın ‘merhamet’ duygusunun varlığını da unutmamak gerek (gelecek yüzyılda Selim İleri’nin yapıtlarının toplu basımına ‘Merhamet’ adının verileceğini hayal ederim hep).
Dört-beş yıl önce Selim İleri bana Yarın Yapayalnız’dan sonra artık ‘büyük roman’ yazmaya gücü olmadığını söylemişti. (Selim Bey, tevazusuyla ‘büyük’ derken ‘hacimli’ romanları kastediyordu). Galiba bu söze inanmış ve korkmuştum. Korkum boşunaymış.
Kitapla İlgili Teknik Bilgi Ve Sipariş Şartları İçin Bu Linki Kullanabilirsiniz…
(Zaman kitap)

Articles

Her Yönüyle İnce Memed(Yaşar Kemal)

In edebiyat,ince memed,ince memed incele,ince memed romanının incelenmesi,incememed romanının yapısı,yaşar kemal,yaşar kemal kitapları,yaşar kemalin eserleri on Nisan 10, 2010 tarafından yusufmirza

I. İnce Memed Romanının Konusu
İnce MemedYaşar Kemal’in İnce Memed adlı romanı başkaldıran, mecbur insanın destanıdır. Romanın baş kahramanı olan Memed, kişisel öcünü alır, fakat köylüler onun yakasını bırakmaz. İnce Memed halkın yarattığı bir kahramandır, bu nedenle halkın rahatını sağlamaya, bolluk ve bereket kazandırmaya, haksızlıkları önlemeye mecburdur. Hükümetin yapamadığını halk kendi kahramanından bekler.
Cumhuriyetin ilk yılları olduğundan henüz bir kargaşa ortamı vardır. Köylü kendi kaderine terk edilmiş, eşraf ve ağalar toprak kazanma ve köylüyü sömürme yarışına girmiş, yöneticiler de eşraf ve ağalarla işbirliği yaparak, her biri bir yandan halkı ezmektedir. Bunlara karşı çıkmak için halkın önünde iki seçenek vardır: Ya bir kahramana ya da dinî bir lidere sığınmak. Bu kahramanı, olağanüstü özelliklerle süsleyerek kendilerine bir kurtuluş umudu yaratacaklardır. Hükümetin duyarsız kalması nedeniyle haksızlıkları önleme, zalimleri cezalandırma görevi soylu bir eşkıyaya, yani halkın kendi yarattığı bir kahramana, İnce Memed’e verilmiştir.

İnce Memed romanının en belirgin konusu ağaların yoksul halka yaptığı zorbalıklar, zulümlerdir. Romanda “zulüm, acımasızlık, sömürü, baskı, adaletsizlik, bencillik, toprak hırsı, acizlik, sahipsizlik” temaları çarpıcı bir biçimde işlenmiştir. İnce Memed romanındaki ağalar son derece zalim ve acımasızdır. Her yeni gelen ağa zalimlikte öncekinden bin kat daha beterdir. Hepsinin gözünü toprak hırsı bürümüştür. Açgözlüdürler, hep daha fazlasını isterler. Köylüler ise, sığınacak yerleri, tutunacak dalları olmadığı için haklarını gerektiği gibi savunamazlar. Boyunları büküktür. Hükümetin görevlendirdiği yönetici ve komutanlar da ağalarla işbirliği yapar, onlara hizmet eder. Askerler köylüleri sürekli dayaktan geçirirler.

Abdi Ağa’nın yaptığı kötülükler saymakla bitmez. Köylünün ürettiği mahsulün üçte ikisini kendisi alır. Kalan üçte birlik mahsul, köylüye bir sonraki seneye kadar yetmez. Kış ortasında yiyecekleri biter, açlıkla mücadele ederler. Bir tas buğday için Abdi Ağa’nın kapısına gidip yalvarırlar. Abdi Ağa, Memed’in Hatçeyi sevdiğini bile bile yeğenini Hatçe’yle nişanlar. Memed’in sevdiği kızı kaçırmaktan başka çaresi kalmaz. Abdi Ağa, adamlarıyla birlikte Memed’in peşine düşer. Memed dağda yakalanınca Abdi Ağa’yla yeğeni Veli’yi vurur. Abdi Ağa yaralanır, yeğeni Veli ölür. Abdi Ağa yalancı şahitler tutarak suçu Hatçe’nin üstüne yıkar. Zavallı Hatçe haksız yere aylarca hapishane köşelerinde sürünür. Yalancı şahitlik yapmayı kabul etmeyen Topal Ali köyden kovulur.

İnce Memed, Abdi Ağa’yı öldürünce her şeyin düzeleceğini zannetmiş, fakat değişen bir şey olmamıştır. Abdi Ağa gitmiş, yerine ondan daha zalim, daha acımasız yeni ağalar gelmiştir. Köylü yine açtır, yine perişandır.

Romanda göze çarpan diğer bir tema “eşkıyalık”tır. İnce Memed romanında soylu ve soysuz olmak üzere iki tip eşkıya vardır. Romandaki soysuz eşkıyalardan biri Deli Durdu’dur. Romanın baş kahramanı olan Memed, eşkıyalığı Deli Durdu’nun yanında öğrenir. Deli Durdu, yakaladığı insanları donuna kadar soyan, ahlâksız, acımasız bir eşkıyadır. Memed, Deli Durdu’nun çetesiyle birlikte pek çok soyguna katılır, fakat onun yaptıklarını doğru bulmaz. Son olarak, Kerimoğlu gibi sevilen, saygı duyulan, konuksever, hoşgörülü bir adamı karısı ve çocuklarının önünde çırılçıplak soymaya kalkışınca Memed daha fazla dayanamaz, silahını çeker, bu rezilliğe son verir.

Soysuz eşkıyaya bir örnek de Kalaycı Osman’dır. Kalaycı Osman, gözünü toprak hırsı bürümüş Ali Safa Bey’in hizmetine girer, her türlü pis işlerini yapar. “Kalaycı, Ali Safa Bey’in elinde bir korku, bir yıldırma silahı kesildi. Dağda ne kadar ipten kazıktan kurtulmuş varsa başına topladı. Bir bela, bir afet gibi, Çukurova’daki Ali Safa Bey’e karşı gelen fıkaraların başına çullandı. Ali Safa Bey’in hasımlarını iflahını kuruttu.” (s.314) “Atılgan değildi. Hilekardı. Çarpıştığı, takip ettiği hiçbir insanla yüz yüze çarpışmamış, her zaman arkadan vurmuştu. Onun yaptığı hilekarlık, kurduğu tuzak akla hayale gelmezdi… Kalaycı kışları da Ali Safa Bey’in evinde, kendisi için yaptırdığı özel odada mükellef (eksiksiz) bir hayat sürüyordu. Yalnız odada sıkıldığı zamanlar, dağa çıkıyor, çetesinin başına geçiyordu. Çete de çok rahattı. Kar bastırdığı zaman sarp bir dağ köyüne yerleşiyorlar, gelsin kuzu, gitsin kuzu keyif sürüyorlardı. Bunca serbestlik, bunca rahat hep Ali Safa Bey’in yüzündendi.” (s.316)

Bunların aksine İnce Memed, soylu bir eşkıya olarak çıkar karşımıza. Önce sevdiği kız için silahını ateşler, sonrasında ise halkı için. Köylüye zulmeden, köylüyü aç bırakan, köylünün namusuna el uzatan ağaları, eşkıyaları öldürür. Köylünün koruyucusudur. Köylüler İnce Memed’i çok severler. Öyle ki, kimi zaman jandarmadan ölesiye dayak yerler de yine de onun yerini söylemezler.

İnce Memed romanına romantik bir hava katan, onu çekici kılan tema ise, Memed ile Hatçe arasında geçen “aşk”tır. Memed’le Hatçe arasındaki sevginin başlangıcı ta çocukluk günlerine kadar uzanır. Çocukluk dönemleri bir arada geçmiştir. Birbirlerini görmeden duramazlar. Memed arkadaşıyla kasabaya iner. Döndüğünde Hatçe ona içindeki sevdayı şu sözlerle dile getirir: “Sen olmasan ben ölürüm. Yaşamam. İki gün gittin de… Dünya başıma dar geldi.” (s.84)

Abdi Ağa, Memed’le Hatçe’nin arasına âdeta karaçalı gibi girer. Aralarındaki sevdayı bilmesine rağmen Hatçe’yi yeğenine nişanlar. Bu da yetmez, Memed’i yanına çağırtır, yeğeninin nişanlısına göz diktiği gerekçesiyle bir güzel döver. Bunun üzerine Memed, Hatçe’yi kaçırır. Abdi Ağa silahlı adamlarıyla peşlerine düşer. Memed’le Hatçe yakalanırlar. Memed Abdi Ağa’yı yaralar, Veli’yi öldürür. Abdi Ağa yalancı şahitler tutar, Hatçe’yi yeğenini öldürme suçuyla hapse attırır. Hatçe aylarca hapishane köşelerinde rezil olur. Kozan Hapishanesi’ne götürülürken Memed onu jandarmaların elinden kaçırır. Soğuk kış aylarında dağlarda, mağaralarda perişan olurlar, birkaç kez donma tehlikesi atlatırlar. Hatçe’nin bir oğlu olur, adını Memed koyarlar. Hatçe bir çatışma sırasında vurularak ölür.

Yaşar Kemal, İnce Memed serisinde her cildin başında farklı bir dikenin tasvirini yapmış -1. ciltte “çakırdikeni”, 2. ciltte “karaçalı”, 3. ciltte “kevendikeni”, 4. ciltte “devedikeni”-; yine her cildin sonunda köylüler bu dikenleri yakmışlardır. Bu dikenler sembolik bir anlam taşımaktadır. Dikenler, köylüye kötülük eden zalim, gözü dönmüş ağaları, yöneticileri, askerleri sembolize etmektedir. İnce Memed her cildin sonunda halka zulmeden ağaları öldürür, köylüler de bu dikenleri ateşe verirler.

“Çakırdikeni en pis, en kıraç toprakta biter. Bir toprak ki bembeyaz, peynir gibidir. Ot bitmez, ağaç bitmez, eşek inciri bile bitmez, işte orada çakırdikeni keyifle serile serpile biter, büyür, gelişir.

En iyi toprakta bir tek çakırdikenine rastgelinmez. Bunun sebebi, bir kere iyi toprak boş kalmaz, her zaman sürülür ekilir. Bir de, öyle geliyor ki, çakırdikeni iyi toprağı sevmez.” (s.12)

“Çift koşma zamanıydı. Dikenlidüzünün beş köyü bir araya geldi. Genç kızlar en güzel giyitlerini giydiler. Yaşlı kadınlar sütbeyaz, sakız gibi beyaz başörtü bağladılar. Davullar çalındı… Büyük bir toy düğün oldu. Durmuş Ali bile hasta haline bakmadan oyun oynadı. Sonra bir sabah erkenden toptan çakırdikenliğe gidip ateş verdiler.” (s.436)

II. Romanın Kişileri

İnce Memed: Romanın baş kahramanıdır. Çocukluğu Abdi Ağa’nın zulmü, baskısı ve dayağı altında geçmiştir. Babasını küçük yaşta kaybetmiş, annesi Döne ile Değirmenoluk köyünde açlık ve sefalet içinde yaşamaktadır. Abdi Ağa’nın, sevdiği kızı yeğenine nişanlaması üzerine, Hatçe’yi kaçırır. Peşinden gelen Abdi Ağa’yı yaralar, yeğenini ise öldürür. Memed bu olaydan sonra dağlara çıkar, eşkıya olur. Abdi Ağa’nın yalancı şahitler tutarak Hatçe’yi hapse attırdığını, annesi Döne’yi de döve döve öldürdüğünü öğrenince, Memed’in Abdi Ağa’ya duyduğu kin ve öfke bir kat daha artar. Hatçe’yi, Kozan Hapishanesi’ne götürülürken kaçırır. Dağlarda zor şartlarda yaşam savaşı verirler. Bir çocukları olur, adını Memed koyarlar. Jandarmalarla çatışırken Hatçe vurularak ölür.

Af çıkınca Memed de teslim olmayı düşünür. Fakat köyüne geldiğinde Hürü Ana’nın sözleri tokat gibi yüzünde patlar. “‘Memed! Memed!’… ‘Hatçe’yi yedirdin onlara da şimdi teslim olmaya mı gidiyorsun? Abdi Ağa gelecek gene köyde paşa gibi oturacak. Sen teslim olmaya mı gidiyorsun? Avrat yürekli.’” (…) “‘Avrat yürekli Memed! Bak şu kadar köylü, bak şu kadar insan senin gözüyün içine bakıyor. Teslim mi olacaksın? Abdiyi gene başımıza mı getireceksin? Güzel Dönemin kemikleri sızlar mezarda. Güzel Hatçemin kemikleri…’” (…) “‘Git de teslim ol avrat yürekli herif…Af çıkmış.’” (s.433) Bu yürek yakan feryat karşısında fikir değiştiren İnce Memed, Topal Ali’nin yardımıyla Abdi Ağa’yı bulur ve öldürür. Hürü Ana’ya “‘Hürü Ana! Hürü Ana!… Oldu. Hakkınızı helal edin.’” (s.436) diyerek atını dağlara doğru sürer.

İnce Memed, kendi isteğiyle değil, şartlar onu gerektirdiği, kendisi bir şey yapmazsa bu kötü düzenin sürüp gideceğini bildiği, halkın kendisine ihtiyacı olduğunu düşündüğü için eşkıyalığı seçmiştir. Fakat bu soylu bir eşkıyalıktır. İnce Memed’in derdi, halka zulmeden, kan kusturan ağalarladır. Onları ortadan kaldırınca her şeyin düzeleceğini zannetmiş, fakat yanılmıştır. Memed, Abdi Ağa’yı öldürür, fakat değişen bir şey olmaz. Abdi Ağa gitmiş, yerine başka ağalar gelmiştir.  Ağa öldürmenin köylüye hiçbir fayda getirmediğini, aksine yeni gelen ağaların daha gaddar, daha acımasız olduklarını görmüştür. İnce Memed, yine de köylüye yapılan haksızlıklara dayanamaz, romanın ikinci cildinde Abdi Ağa’nın kardeşi Hazma Ağa ile Ali Safa Bey’i, üçüncü cildinde Mahmut Ağa’yı, dördüncü cildinde ise Şakir Bey ve Arif Saim Bey’i öldürür.

Hatçe: İnce Memed’in çocukluktan beri birlikte büyüdüğü, çok sevdiği kızdır. Abdi Ağa, yeğeniyle zorla nişanlayınca Hatçe’nin Memed’le kaçmaktan başka çaresi kalmaz. Hatçe, Memed’le kaçar, ancak kısa sürede yakalanırlar. Memed sevdiği kızı vermemek için Abdi Ağa’yı yaralar, yeğeni Veli’yi de öldürür. Abdi Ağa, Memed’i elinden kaçırınca öfkesini Hatçe’den çıkarır. Yeğenini öldüren kişinin Hatçe olduğunu söyler. Bunu tuttuğu yalancı şahitlerle doğrulatır. Hatçe hapse girer. Hatçe aylarca hapishanede yatar. Orada Iraz adında bir kadınla yakın arkadaş olurlar. Memed, Hatçe ile Iraz’ı Kozan Hapishanesi’ne götürülürken kaçırır. Hatçe aylarca dağlarda, karda kışta, hamile bir kadın olarak çok zor günler geçirir. Bir oğlu olur. Adını Memed koyarlar. Hatçe, jandarmalarla çatışma sırasında vurularak ölür.

Iraz: Hatçe’nin hapishanede tanışıp arkadaş olduğu kadındır. Iraz, henüz yirmisindeyken kucağında bebeğiyle dul kalmıştır. Amcalardan büyüğü Iraz’la evlenmek istemiş, Fakat Iraz karşı çıkmıştır. Bunun üzerine Iraz’ın ölen kocasından kalan tarlayı zorla elinden almışlar. Iraz, her şeye rağmen direnmiş, oğlunu büyütmek için yazın ırgatlık, kışın hizmetçilik yapmış. Oğlu yirmi bir yaşına gelince, mahkemeye başvurmuş ve babasından kalan tarlayı amcalarının elinden almıştır. Çok geçmeden Iraz’ın oğlunu tarlanın ortasında öldürmüşler. Iraz oğlunun katilini bilmesine rağmen yalancı şahitlerle olayı örtbas etmişler. Iraz elinde bir baltayla kapılarına dayanmış, fakat zavallı kadını ayaklarının altında çiğnemişler. Aynı günün akşamı Iraz, oğlunun katilinin evini ateşe vermiş. Amcalar şikâyetçi olmuş ve Iraz hapse atılmış.

Iraz ile Hatçe hapishanede yattıkları süre boyunca birbirlerine destek olurlar. Gelecekle ilgili hayaller kurarlar. İnce Memed tarafından kaçırılırlar, fakat o hamile olan arkadaşını yalnız bırakmaz. Dağlarda Hatçe’ye yardımcı olur. Hatçe zor şartlarda çocuğunu doğurur. Memed’le jandarmalar çatışırken Hatçe vurularak ölür. Iraz Hatçe’nin oğlunu yanına alır.

Döne: İnce Memed’in anasıdır. Kocası İbrahim’i yıllar önce kaybetmiştir. Oğlu Memed’le birlikte yoksullukla mücadele ederler. Sıkıntı çekmelerinin asıl kaynağı Abdi Ağa’dır. Abdi Ağa kendilerini aç bırakır, zulmeder. Abdi Ağa, Memed Hatçe’yi kaçırdıktan sonra Döne’yi döve döve öldürür.

Abdi Ağa: Dikenlidüzü’nde yerleşmiş beş köyün ağasıdır. Memed’in küçük bir çocukken köyden kaçmasına, sevdiği kızı elinden almaya yeltendiği için adam öldürüp dağa çıkmasına, eşkıya olmasına sebep olan kişidir. Romanın kötü kahramanıdır. Köylülerin çektiği sıkıntıların, açlığın, yediklerin dayağın, kısaca tüm kötülüklerin kaynağı durumundadır. Abdi Ağa’nın kötülükleri saymakla bitmez. Memed çocukken köyü terk ettiği için Abdi Ağa, o sene ceza olarak mahsulün dörtte üçünü alır ve onları kış ortasında aç bırakır. Memed’in Hatçe’yi sevdiğini bilmesine rağmen Hatçe’yi yeğeniyle nişanlar. Memed başka çaresi kalmayınca Hatçe’yi kaçırır. Peşinden gelen Abdi Ağa’yı yaralar, yeğenini de öldürür. Abdi Ağa bu kez de yalancı şahitler tutarak yeğenini Hatçe’nin öldürdüğünü söyletir ve Hatçe’yi hapse attırır. İnce Memed peşine düşünce köşe bucak kaçmaya başlar, fakat sonunda Topal Ali’nin yardımıyla izi bulunur. Yaptığı kötülüklerin cezasını çeker. Eceli Memed’in elinden olur.

Deli Durdu: İnsanları donuna kadar soyan, acımasız, ahlâksız , soysuz bir eşkıyadır. Memed, Abdi Ağa’nın yeğenini vurduktan sonra Deli Durdu’nun çetesine katlır. Onlarla beraber pek çok soyguna katılır. Deli Durdu insanların paralarını aldıktan sonra, onları çırılçıplak soyar, öyle gönderir. Yaptığı bu terbiyesizlikten büyük bir keyif alır.

Topal Ali: Usta bir iz sürücüdür. Topal Ali için iz sürmek, sıradan bir iş, yetenek değil, bunun ötesinde hastalıklı bir tutkudur. “İz sürerken o hiçbir şeyi düşünmez. Gözü dünyayı görmez. İyilik mi, kötülük mü yapıyor, bilmez. İz dedin miydi, aklı başından gider.” (s.249)

Memed, Hatçe’yi kaçırdığında Abdi Ağa, iz sürmesi için Topal Ali’yi çağırtır. Topal Ali’nin iz sürme tutkusunu çok iyi bilen Pancar Hösük, bu işten vazgeçirmek için onunla gizlice konuşur. “Bre Ali, nasıl edip de teslim edicen fıkarayı Abdi’ye. Sen bunu nasıl yaparsın?… Kıyma İnce Memed’e!… Bilirim. Hemen şimdi elinle koymuş gibi bulursun… Bunlar sevdalılar Ali! Karasevdalılara kötülük eden olmaz. Eli kurur… Şaşırt yollarını Ali. Kurtar karasevdalıları. Cennetten sana bir köşk hazırdır. (…) Bir köy sana düşman kesilir.” (s.107-109)

Topal Ali tüm bu sözlere rağmen içindeki iz sürme tutkusuna yenik düşer. “Ben o Topalı bilirim… Topal babasının izini bile sürer. Bulunca asacaklarını bile bile babasını, gene sürer izini. Yeter ki ona sürecek iz olsun. Dayanamaz. Topal, iyi adam, hoş adam, sevdalılara da yüreği parçalanıyor ya, iz sürmemek elinden gelmez. İz sürmeye gelince hiçbir şey geçemez önüne onun. Kendisini öldüreceklerini bilseler bile, ötesinde ölümü görecek bile olsa, bir iz ver önüne,  sürer götürür.” (s.110)

Topal Ali, Abdi Ağa ve adamlarıyla birlikte Memed’in izini sürer. Onları bir çalı arkasında bulur. O ana kadar çok keyifli olan Topal Ali, iz sürme işi bitip de arananlar bulununca pişman olur. Çok büyük vicdan azabı duyar.

III. İnce Memed Romanının Özeti (Olay Örgüsü)

Çukurova’da Dikenlidüzü’ne beş köy yerleşmiştir. Değirmenoluk bu köylerin en büyüğüdür. Toprakların tümü Abdi Ağa’ya aittir. Memed, babası İbrahim’i kaybetmiş, anasıyla birlikte Değirmenoluk’ta yaşayan on bir yaşında bir çocuktur. Abdi Ağa’nın baskılarına daha fazla dayanamayan Memed köyünden kaçar, Kesme köyüne Süleyman’ın evine gelir. Başından geçenleri anlatır.

“Benim babam… ölmüş. Biricik anam var. Başka hiç kimsemiz yok. Ben Abdi Ağa’nın çiftini sürerim. (…)

İki yıldır sürerim çifti. Çakırdikeni beni yer. Dalar… Çakırdikeni adamın bacağını köpek gibi kapar. İşte o tarlada çift sürerim. Abdi Ağa her gün beni döve döve öldürür. Dün sabahleyin gene dövdü beni. Her bir yanım döküldü. Ben de kaçtım oradan.” (s.20)

“Beni… döve döve öldürürdü. Hem çift sürdürürdü çakırdikenlikte yalınayak. O da ayazda. Hem öldürürdü. Birinde beni bir dövdü, bir dövdü… Bir ay yataktan kalkamadım. Herkesi döver ya, beni çok döver.” (s.23)

“Bak sana deyim Süleyman Emmi, babam öleli var ya, elimizde nemiz var, nemiz yoksa hepiciğini almış Abdi Ağa. Anam bir laf söylese döve döve öldürür. Beni de tutar kolumdan yere çakar. Beni birinde iki gün ağaca bağladı. Bıraktı gitti yazının ortasında. Yaa, orada, ağaca iki gün sarılı kaldım da anam geldi açtı. Anam olmasaydı beni kurtlar parçalardı orada.” (s.27)

Memed’in anası Döne, oğlu eve gelmeyince meraklanır. Doğru Abdi Ağa’nın yanına gider. Abdi Ağa, Memed’i bulmak üzere adam salar. Zavallı Döne, oğlunu bulma ümidiyle günlerce dağ bayır dolanır.

Memed, Süleyman’ın keçilerini güder. Bir süre sonra, anasının yalnız kaldığını, tek başına ekinleri biçemeyeceğini düşünür. Tehlikeli olduğunu bilmesine rağmen keçileri otlatmak için Değirmenoluk’un yakınlarına gelir. Tarlasının keçiler tarafından talan edildiğini gören Pancar Hösük, kızgın bir halde Memed’in yanına gelir, onu tanır. Pancar Hösük vakit geçirmeden Döne’ye müjdeyi verir. Memed’in yaşadığını duyan Abdi Ağa atına atlar, Süleyman’ın kapısına dayanır. Memed’i alır, köye getirir, anasına teslim eder.

Abdi Ağa, köylülerin binbir güçlükle elde ettikleri mahsulün üçte ikisini kendisi almakta, üçte birini de köylüye bırakmaktadır. Fakat Memed, köyü bırakıp kaçtığı için Abdi Ağa onları cezalandırır. O yaz Memed’le anasının ekip biçtiği buğdayın dörtte üçünü Abdi Ağa alır, dörtte birini onlara bırakır. Köylünün yiyeceği kış ortasında biter. Abdi Ağa köylülere buğday dağıtır, ancak Döne ile oğluna buğday vermez. Köylüleri de Döne ile oğluna buğday vermemeleri konusunda sıkı sıkı tembihler. Yine de komşuları gizli gizli yiyecek getirirler. Tek inekleri vardır, onu da Abdi Ağa’ya satmak zorunda kalırlar. İneğin karşılığında buğday alırlar.

Memed bu sıkıntılarla büyür, delikanlı olur. Artık on sekizine basmıştır. Bir gün arkadaşı Mustafa’yla kasabaya inerler. Yaşadıkları köyün dışında başka dünyaların, başka yaşantıların da olduğunun farkına varırlar. Kaldıkları handa Hasan Onbaşı’ya bu kasabanın ağasının kim olduğunu sorarlar. Burada yaşayan insanların başında bir ağanın olmadığını öğrenince çok şaşırırlar.

“Bana bak oğlum Memed… Burada, senin öyle bildiğin ağalar yok. Bu kasabadaki tarlalar, az çok herkesindir. Tarlasızı da var tabiî. Bu dükkânların her birinin bir sahibi var. Tabiî ağaların tarlaları çok. Fıkaraların az. Çok fıkaranın da hiç yok.” (s.79)

Ertesi gün köye dönerler. Hatçe, Memed’i özlemle karşılar. Hatçe ile Memed birbirlerini çocukluklarından bu yana severler. Memed, Hatçe’yi kaçırıp Çukurova’ya gitmeyi, bundan böyle orada yaşamayı düşünür.

“Hatçe Osmanın kızıdır. Osman yumuşak, kimseyle ilgilenmeyen, kendi halinde bir adamdır. Hatçenin anasıysa Allahın bir belasıdır. Köyde ne kadar kavga, ne kadar gürültü varsa içindedir. Uzun boylu, güçlüdür. Evin bütün işini o görür. Çifti bile o sürer.


Memedle Hatçenin çocuklukları birlikte geçmişti. Erkek çocuklar içinde, en güzel evciği Memed yapardı. Onu, en güzel de Hatçe süslerdi. Beraber oynadıkları çocukları oyunlarına bırakır, kendileri başka bir yere gider oyunlar icat ederlerdi. Türlü türlü…


On beşine değince Hatçe, Memedin anasından çorap örmesini öğrenmek için, her gün Memedlerin evine gelirdi. Memedin anası ona en güzel örnekleri verir, en güzel nakışları öğretirdi. İki de birde de saçlarını okşayarak:

‘Sen benim gelinim olursun inşallah, sürmelim,’ derdi.

Hatçenin anasına, herkese, Hatçeden konuşurken ‘gelinim,’ derdi.

Bunun üstüne on altı yaşlarında olan oldu. Memed yorgundu. Çift sürmeden geliyordu.


Hatçe de dağdan, mantar toplamadan. Belki bir aydır birbirlerini görmüyorlardı. Birbirlerine Alacagedikte rastlayınca, ikisini de bir sevinç, bir gülme aldı. Bir taşın üstüne oturdular. Karanlık basıyordu. Hatçe kalkmak istedi. Memed, elinden tuttu geri oturttu:

‘Dur hele!’ dedi.

Tir tir titriyordu. Her bir yanı ateşe kesmişti. Bedeninde çımgışmalar oluyordu:

“Sen benim nişanlım değil misin?” dedi.

Hatçenin ellerini ellerinin içine aldı:

‘Sen benim…’ dedi.

Hatçe gülmeye başladı.

Memed:

‘De kız,’ dedi, ‘sen benim nişanlım değil misin?’

Hatçe Memedden çekiniyordu. Memed tutmuş göndermiyordu. Bir ter basmıştı ki…

‘Kız,’ diyordu. ‘Sen…’

En sonunda öpmeyi akıl etti.

Hatçe kıpkırmızı kesilerek Memed’i hızla itti. Kaçtı. Memed arkasından yetişti tuttu. Kız durgunlaşmış kuzu gibi olmuştu. Memedin de eski heyecanı azıcık geçmişti.

‘Bu gece yarısı gelirim,’ dedi. ‘Büyük dutun gölgesine sığınırım. Divlik kuşu gibi öterim… Herkes divlik kuşu ötüyor sanır.’

Sonra da birkaç kere divlik kuşu gibi öttü:

‘İşte böyle,’ dedi.

Hatçeyi bir gülme aldı:

‘Divlik kuşu gibi… Kimse fark etmez.’

Memed:

‘Biz birbirimizin nişanlısı değil miyiz? Kimse fark etmesin.’

Hatçenin birden rengi attı:

‘Ya bizi gördülerse,’ dedi, kaçtı.


İşte bundan sonradır ki, gün geçtikçe sevdaları büyüdü, kara sevda oldu. Sevdaları dillere destan oldu.


Her gece ne yapar yapar buluşurlardı. Buluşmazlarsa ne onun gözlerine uyku girerdi, ne onun… Hatçenin anası tarafından yakalandıkları da oldu. Hatçeye işkence yaptı anası. Çaresiz. Geceleri elini ayağını bağladı. Kapıya kilit üstüne kilit vurdu. Çaresiz. Hatçe her engele bir çare buldu. Hatçe Memede muhabbet çorapları dokuyor, mendilleri işliyordu. Üstüne türküler çıkarmıştı. Aşkını, hasretini, kıskançlığını renk renk nakışlara, ses ses türkülere dökmüştü. Bu türküler hala Toroslarda söylenir. Çorapları gören ürperirdi. Türküleri duyan, söyleyen hala ürperir, içinden bir şey başlar yeşil yeşil, taze yeşermeye…” (s.85-87)

Bu arada Abdi Ağa’nın yeğeni Veli de Hatçe’yi istemektedir. Abdi Ağa, Memed’i yanına çağırır, sert bir biçimde azarlar. “Ula namussuz nankör! Köpek gibi kapımda büyüdün. Adam oldun. Ulan namus düşmanı! Duydum ki yeğenimin nişanlısına göz dikmişsin…” (s.93) “Bana bak Memed! (…) Bana Abdi derler… Ben adamın ocağına incir dikerim… Kimse benim yeğenimin nişanlısına göz dikemez. Ben adamı parça parça eder de leşini köpeklere atarım. (…) Defol buradan! Sizlere iyilik yapmak, sizleri büyütüp adam etmek haram zaten. Besle kargayı oysun gözünü. Defol, itin oğlu.” (s.94)

Başka çaresi kalmayan Memed, Hatçe’yi kaçırır. Bir mağaraya saklanırlar. Hatçe’nin anası sabah olup da kızının yatağına bakınca, kaçtığını anlar. Hatçe’nin nişanlısı doğru  Memed’in evine gider. Döne’yi saçlarından tutarak sürüye sürüye Abdi Ağa’nın kapısına kadar götürür. Öfkesine hâkim olamayan Abdi Ağa, çizmelerinin ökçeleriyle kadıncağızı çiğnemeye başlar. Daha sonra yeğeni de çiğner. Döne, çamura belenir. Ağzından burnundan kanlar akar. Babası, kızını Abdi Ağa’nın kel yeğeni Veli’ye vermektense, onun Memed’e kaçmasına çok sevinir. Hatçe’nin Memed’le kaçtığını duyan köylüler de içten içe sevinç çığlıkları atarlar.

Haberi duyan Abdi Ağa, adamlarını toplar. İz sürme konusunda nam salmış Topal Ali’yi de yanına alır. Memed’in peşine düşerler. Pancar Hösük, Topal Ali’yle gizlice konuşur, Memed’in izini sürmemesi için ikna etmeye çalışır. Fakat ne dese boşunadır. Çünkü iz sürmek Topal Ali için hastalık derecesinde bir tutkudur. “Ben o Topalı bilirim… Topal babasının izini bile sürer. Bulunca asacaklarını bile bile babasını, gene sürer izini. Yeter ki ona sürecek iz olsun. Dayanamaz. Topal, iyi adam, hoş adam, sevdalılara da yüreği parçalanıyor ya, iz sürmemek elinden gelmez. İz sürmeye gelince hiçbir şey geçemez önüne onun. Kendisini öldüreceklerini bilseler bile, ötesinde ölümü görecek bile olsa, bir iz ver önüne,  sürer götürür.” (s.110)

Topal Ali izleri kolaylıkla takip eder, onları eliyle koymuş gibi bulur. Memed, gayet soğukkanlı bir şekilde silahını doğrultur, iki el Abdi Ağa’ya, üç el de yeğenine ateş eder. Hatçeye de “Sen şimdilik eve dön. Ben seni sonra, gelir alırım. Başımızı alır, bilinmeyen bir yere gideriz.” (s.116) diyerek oradan uzaklaşır.

Memed, Kesme köyüne Süleyman’ın yanına gider. Başından geçenleri anlatır. Süleyman, Memed’i Deli Durdu adındaki eşkıyanın yanına götürür. Deli Durdu, yakaladığı insanları donuna kadar soyan bir eşkıyadır. Çocukken çok iyiliğini gördüğü Süleyman Emmi’nin hatırını kırmaz ve Memed’i çetesine kabul eder. Ona bir tüfekle çok sayıda mermi verir.

Abdi Ağa, yaralı olarak kurtulmuş, fakat yeğeni ölmüştür. Abdi Ağa, takibe katılan köylülerin hepsini çağırtır. Onlara yeğenini Hatçe’nin öldürdüğüne dair yalan ifade vermelerini tembihler. Bunun karşılığında kendilerini ödüllendireceğini söyler. Topal Ali yalan ifade vermeyi kabul etmez. Abdi Ağa, Topal Ali’yi köyden kovar. Jandarmalar Hatçe’yi nezarete atarlar. Ertesi gün mahkemeye çıkarılır. Yargıç Hatçe’nin suçsuz olduğuna inanır, fakat yalancı şahitler yüzünden eli kolu bağlanır. Hatçe hapse atılır.

Memed, Deli Durdu’nun çetesiyle beraber aylarca soygunlara, baskınlara katılır. Silah kullanmada, çatışmada ustalaşmıştır artık. Asım Çavuş komutasındaki jandarmalar, Deli Durdu ve çetesini kıstırırlar. İki taraf arasında zorlu bir çatışma başlar. Memed ve arkadaşı Cabbar bu çatışmadan kurtulmayı başarırlar. Saçıkaralı aşiretinin iyi kalpli ağası Kerimoğlu’nun çadırına gelirler. Kerimoğlu, çatışmadan çıkmış, üstü başı kan içinde olan bu eşkıyaları gayet konuksever bir biçimde ağırlar. Memed’le Cabbar’ın karınlarını doyurur, yaralarını temizleyerek merhem sürer. Onlara temiz çamaşırlar verir.


“Kadın sofrayı getirdi ortaya attı. Kerimoğlu gülümseyerek açtı. Memed ilk kez kendisini bir yere, bir şeye yabancı sandı. Daha doğrusu kendisine, kendi içine bir yabancılıktı bu. Gözü tüfeğine gitti. Sonra kılık kıyafetini gözünün önüne getirdi. Bütün göğsü boydan boya çaprazlama fişeklik… Yan tarafında kocaman bir kama ve bombalar. Başında kirlenmiş, pörsümüş bir mor fes. Üstelik de Deli Durdu’nun eskisi… İçinden: ‘Demek eşkıya oldum ha?’ geçti. ‘Bundan böyle ömrüm eşkıyalıkta geçecek ha?’” (s.177)


Memed’le Cabbar minnettar kalarak Kerimoğlu’nun çadırından ayrılırlar. Bir süre sonra Deli Durdu’yla karşılaşırlar. O da çatışmadan kurtulmayı başarmış, keyfinden tüfeğini aralıksız ateşlemektedir. Deli Durdu, Kerimoğlu’nun zengin biri olduğunu öğrenince onu soymaya çadırına gider. Kerimoğlu’nun tüm altın ve paralarını aldıktan sonra, onu karısının ve çocuklarının gözleri önünde çırılçıplak soyunmaya zorlar. Memed ve Cabbar, Deli Durdu’nun bu ahlâksız davranışlarına daha fazla dayanamazlar, tüfeklerini ona doğrultarak bu rezilliğe son vermesini söylerler. Deli Durdu çadırdan biraz uzaklaşınca yanındaki adamlarla beraber ateş etmeye başlar. Memed’le Cabbar da karşılık verirler. Bir süre sonra silah sesleri kesilir. Memed böylelikle Durdu’nun çetesinden ayrılır.

Öte taraftan Hatçe dokuz aydır hapiste yatmaktadır. Hapiste Iraz adında bir kadınla tanışır, arkadaş olur. Iraz, yirmi yaşında dul kalmış, dişini tırnağına takarak bir erkek gibi tarlalarda çifte sürmüş, oğlu Rıza’yı büyütmüştür. Amcanın büyüğü Iraz’la evlenmek istemiş, fakat Iraz buna karşı çıkmıştır. Bunun üzerine Iraz’a kin bağlayan amca, Iraz’ın hakkına düşen tarlayı gasp etmiş. Iraz hakkını nerede, nasıl arayacağını bilememiş. Yine de pes etmemiş. Irgatlık, hizmetçilik yaparak oğlu Rıza’yı büyütmüş. Rıza büyüyüp delikanlı olunca, annesinin hakkı olan tarlayı geri almayı başarmış. Fakat, bir süre sonra Rıza, amcaoğlu Ali tarafından öldürülmüş. Iraz eline geçirdiği bir baltayla doğru amcaların kapısına dayanmış. Kapıyı baltayla parçalamaya başlamış. Jandarmalar tarafından tutuklanıp hapse atılmış

Iraz ile Hatçe hapishanede birbirlerine destek olurlar, moral verirler. İleride Memed’e lazım olur düşüncesiyle gece gündüz çorap örerler. Bu çorapları satıp para biriktirirler. Bir gün Hatçe, kendisini ziyarete gelen annesinden Memed’in bir eşkıya olduğunu, eşkıyalıkta da nam saldığını söyler. Giderken de istemeye istemeye Memed’in Deli Durdu denen eşkıya tarafından öldürüldüğünü söyler. O anda Hatçe’nin dünyası kararır. Iraz, “Eşkıya olan eşkıyanın her gün ölüm haberi gelir, inanma. Buna alışacaksın.” (s.225) “Göreceksin deli kızım… Memedin yakında iyi haberi gelecek.” (s.226)

Memed, Cabbar ve Recep Çavuş, Değirmenoluk köyüne gelerek Durmuş Ali’ye konuk olurlar. Durmuş Ali, Memed’e annesinin Abdi Ağa tarafından öldürüldüğünü ve Hatçe’nin de Abdi Ağa’nın tuttuğu yalancı şahitler yüzünden hapse atıldığını söyler. Memed arkadaşlarıyla beraber Abdi Ağa’nın kapısına dayanır. Abdi Ağa, Memed’in korkusundan aylar önce evi terk etmiştir. Memed içindeki intikam ateşiyle önce Abdi Ağa’nın evinde kim varsa kadın, çocuk demeden hepsini öldürmek ister, fakat sonra sakinleşir, kimseye bir şey yapmaz. Durmuş Ali’nin aracılığıyla Topal Ali’yi çağırtır. Topal Ali, Memed’in yanına gelir. Topal Ali suçluluk duyar. Kendisini öldürmesi için Memede yalvarır. Topal Ali için iz sürmenin ne demek olduğunu çok iyi bilen Memed, ona karşı kin beslemez. “Topal Ali onu Memede kötülük olsun diye yapmadı. İz sürerken o hiçbir şeyi düşünmez. Gözü dünyayı görmez. İyilik mi, kötülük mü yapıyor, bilmez. İz dedin miydi, aklı başından gider.” (s.249)

Memed, Topal Ali’den Abdi Ağa’nın izini sürmesini ister. Topal Ali bu teklifi severek kabul eder. Topal Ali, bir iki gün içinde Abdi Ağa’nın Aktozlu köyünde Muhtar Hüseyin’in evinde kaldığını öğrenir. Memed arkadaşlarıyla beraber Aktozlu köyüne gider. Abdi Ağa dışındaki herkes evden dışarı kaçar. Abdi Ağa evin içinden ateş açmaya başlar. Recep Çavuş evi ateşe verir. Bir anda alevler tüm köyü sarar. Memed arkadaşlarıyla birlikte evin giriş kapısının önünde Abdi Ağa’nın çıkmasını bekler. Bu sırada yaşlı bir kadın yanan evin içine girer. Tencere, kilim, yorgan gibi eşyaları hızla çıkarır. Son olarak da Abdi Ağa’yı bir yorgana sarıp koltuğunun altında dışarı çıkarır. Memed, Cabbar ve Recep Çavuş durumun farkına varamazlar. Kapının önünde Abdi Ağa’nın çıkmasını beklerler. Yangın, köydeki bütün evlere sıçrar. Zavallı köylüler evsiz kalırlar. Memed yangının büyümüş olmasına çok üzülür.

Abdi Ağa, Ali Safa Bey’in yanına gelir. Ali Safa Bey toprak delisi bir adamdır. Türlü hilelerle köylülerin topraklarını kendi üzerine geçirir. Eşkıyaları besleyerek köylünün üzerine salar, topraklarını baskı zoruyla ellerinden alır. Abdi Ağa, Ali Safa Bey’e yalvarıp yakarır. Kendisini İnce Memed denen gözü dönmüş eşkıyadan kurtarmasını ister. Ali Safa Bey, Abdi Ağa’nın bu düşkün durumundan faydalanmak ister. Vayvay köyünün topraklarını kendi üzerine geçirmesi konusunda Abdi Ağa’nın desteğini ister. Abdi Ağa bu teklifi düşünmeden kabul eder.

Memed Değirmenoluk’a gider, Durmuş Ali’yle konuşur. Tarlaları köylüye dağıtır. Bundan böyle ağadan korkmamaları gerektiğini, ektiklerinin kendilerine ait olduğunu, kimseye pay vermeyeceklerini söyler. Köy halkı buna çok sevinir. Çakırdikenlik ateşe verilir, halaylar çekilir. Bu arada Topal Ali gelir, Abdi Ağa’nın ölmediğini söyler. Haber kısa sürede tüm köye yayılır. Az önce sevinçten havalara uçan, çığlık atan, zıplayan, halaylar çeken köylüler bir anda ortalıktan kaybolur, evlerine kapanırlar.

Ali Safa Bey, Kalaycı Osman adlı eşkıyayı İnce Memed’in üzerine salar. Memed, Kalaycı Osman’ı vurur, yaralar. Kalaycı Osman ölür.

Memed, Hatçe’yi görmek ister. Cabbar’ın ısrarla karşı çıkmasına rağmen kafasına koyduğu şeyi yapmaktan geri durmaz. Kılık değiştirir, küçük bir çocuk görünümünde hapishaneye gider. Gardiyan’a Hatçe’nin kardeşi olduğunu söyler. Hatçe, Memed’i karşısında görünce nutku tutulur. Aynı şekilde Memed de bir şey konuşamaz, öylece bakışırlar. Memed, cebinden çıkardığı para çıkınını Hatçe’nin koynuna atar ve oradan uzaklaşır. Iraz ziyarete gelen kişinin İnce Memed olduğunu sonradan öğrenir. Hatçe ile Iraz çok sevinirler, gelecekle ilgili konuşmaya, hayaller kurmay

Articles

Sonnet

In edebiyat,sonnet şiirini oku,turgut uyar kimdir,turgut uyar sonnet şiiri,turgut uyar şiirleri,yaşar nabi nayır şiir eleştirileri,şiirler indir on Nisan 5, 2010 tarafından yusufmirza

Çekemezsin bir yere sineden başka.
Biliyorum günler hep böyle geçecek.
Ne akşamleyin komşu, ne bir akraba,
Ne bir dost, oturup karşılıklı içecek..

Yalnızlık sade şurda burda değil,
Düşüncede, hatırada ve dilekte.
Hangi taşı kaldırsan, nerde of!’ çeksen,
Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte..

Bilmem rengi nasıldır, boyu ne kadar.
Biçen her kimse yıllardır yanlış biçiyor.
Bir elbise ki, alabildiğine dar..

Nedir bir türlü sırrını anlamadık,
Kimdir bizimle böyle şaka ediyor,
Hangi cebini karıştırsan yalnızlık.. 

                          
                              Turgut Uyar
                

Articles

Osman Özbahçe ile Söyleşi

In 2.yeni,cemaat.com,edebiyat,günümüz şiiri,osman özbahçe,osman özbahçe söyleşi,söyleşi,söyleşiler,şairler,şiir eleştirileri on Nisan 5, 2010 tarafından yusufmirza

İsterseniz öncelikle şiire girişinizle başlayalım. Bir söyleşide şiire can sıkıntısından başladığınızı söylüyordunuz. Şiir serüveninizi ve onu başlatan bu sıkıntıyı açar mısınız biraz?
Galiba korkağın teki olduğum için şiire başladım ben. Belki de en doğru cevap budur. Yoksa devletle aramı bozmam gerekecekti. Yani o günleri düşündüğüm zaman böyle bir sonuç çıkıyor. Fakat şiirin, Mehmet Âkif, Sezai Karakoç, İsmet Özel   gibi insanları düşündüğün zaman cesaret isteyen bir işe dönüşebileceğini sonradan öğrendim.
Şiire başladığım sıralarda kendimi çevreden kopmuş hissediyordum. İç dünyamda, kendimi kendilerine kardeş sayabileceğim insanlardan kurulu bir emniyet alanı, bir korunak oluşturamamıştım. Benim nedense bütünüyle güvendiğim adamlar hep ölmüş adamlardı. Şiir de bana herkese kapılarımı kapatabilme; ama aynı zamanda açabilme imkânı verdi galiba. Kimseye mecbur olmadan bir şey yapabiliyordunuz. İlk başlarda böyleydi. Sonradan durum değişti, hem de çok.
Şiirinizin temelinde güçlü bir süreklilik duygusu var. Bir sağanak ya da elektrik akımına tutuluyoruz okurken. İlk şiirden son şiire geçerli bu. Özellikle Düşmanlık’ta daha bir belirginleşen bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Ben bir şeyi, sadece bir şeyi, dönüp dönüp bir şeyi, sadece bir şeyi yazmak istiyorum. Yazmak istediğim şey muazzam Âkif’in yazmak istediği şeydir. Yazmak istediğim şey daima bağlı kaldığım şeydir.
Benim şiir işinde en çok önem verdiğim hususlardan birisi bütünlüktür. Milletin anladığı bütünlük, fanilanın renginden başlayıp düğmelerinden çıkacaksın. Hele fanilayı bir kıza giydirip ona bir de manita muamelesi çektin mi, senden bütünü yok. Ben yazılarımda millete bunu önerdim; çünkü sizin süreklilik diyerek işaret ettiğiniz şeye örneğin, ancak bundan sonra ulaşılabilir. Fakat burada takılıp kalanlar treni kaçırır. Çünkü çağımızın kafası böyle çalışmıyor, çağımızın günlük hayatı böyle yaşanmıyor. İşte adamı karşına alıp kaşını gözünü tek tek sayman bütünlük filân değildir. Bu klişedir, geçmişe dair bir klişe. Çoktan parçalandı. Şimdi geçişler çok hızlı. Meseleler çok hızlı. Çeşit çok. Bütünlük bu hızın altında ezilmemektir. Bizimle alâkalı her şeyin içinde dolaşmaktır. Ele geçirmektir. Bütün parçaları bir ana unsur etrafında toplayabilen “büyük el” gibi bir şeydir bütünlük. Şiiri falan bir kenara bırakın, kapitalizmi ve onun ideolojisi olan yaşama biçimini yenebilecek yegâne ilâç bütünlük denen şeyde gizlidir.
Şiirde bütünlüğü ceketin, pantolonun, gömleğin, kravatın birbiriyle uyumlu renklerden oluşması gibi bir şey sanıyorlar. Orta kafadır bu. Ama şiirde bunu yapabilene bile bir yer açılır. Onu söyleyeyim.
Modern şiirimiz içinde Sezai Karakoç’tan, ama özellikle de İsmet Özel’den beslendiğinizi sık sık ifade ediyorsunuz. Bu bağlamda, şiirde öncü ustalarla ve gelenekle sağlıklı bir ilişki kurma konusunu sorsak?
İlâç ikisinde gizli. Âkif de büyük atamız… Bakın, gelenek, yenilik dediğimiz şeydir. Hayatta kalan, yaşayan şeydir gelenek. Yenilik de bunun üzerine kurulur. Yeniliği yaşatan gelenektir. Yenilik denen şey kendini gelenek denen şeye katabiliyorsa yeniliktir. Öbür türlüsü zıpçıktılıktır. Çabuk geçer. Millet, geleneği arkeoloji yapmak, alengirli kelimeler kullanmak sanıyor. İlericiliği, yeniliği de edebiyat yerine yazın, şiir yerine yır mır demek zannediyorlar.
Türkiye’de ilericiliğin anlamı köksüzlüktür. Yani ilerici olan yok olandır, olmayandır. Şiirde, devlette, millette, tarihte, dinde, imanda, “Dün dündür, bugün bugündür,” kuralı işlemez. Dün bugündür, bugün dündüre benzeyen bir süreklilik işler. Bu sürekliliğin, akıp gelen şeyin, biçim veren özün adıdır gelenek.
Ben gelenek hususunda da, yenilik hususunda da aynen Sezai Karakoç gibi, İsmet Özel gibi düşünüyorum. Bizi biz yapan şey bizde değişmeden kalan şeydir. Ben o şeyden geliyorum. Oğlum da, kızım da o şeyden geldikçe sorun yok, yaşayacağız demektir. Yaşamak yeni kalmaktır. Ölen eskir, yaşayan değil. Fakat memleketimizde, Tanzimat’tan itibaren girdiğimiz Batılılaşma yolunda, kendi dertlerimiz yetmezmiş gibi bir de tuttuk içimizde kendimize, değerlerimize düşman bir zümre yarattık. Bizi biz yapan, dolayısıyla yeni ve diri yapan öze düşman bir kitle yarattık. Bunlar Batı’nın içimize yerleştirdiği canlı bombalardır. Hizadan çıkarsak Batı bunları patlatacak. Her atılımımızı bu zümreyle engelleyecek, bizi bu zümreyle geri bırakacak. Bugünkü manzara bundan ibarettir. Batılılar adına üzerimizde denetim kuran bu zümrenin egemenliğini yıkmadıkça hiçbir konuda atılım yapamayacağız. Futbolda bile. Yeni ve diri kalabilmek için bunları etkisiz hâle getirmemiz lâzım. Ben bıktım bizi geri bırakan bu zümreden, devlet bıkmadı. Ne bekliyor anlamadım, hepten batmamızı mı bekliyor?
Bugün memleketimizde Batılılar adına iş tutanlar güçlü görünmektedir; fakat onların gücünün içi boştur. Acı olan, onlara karşı çıkanların da içi boştur. Daha da acı olan, karşı çıkanların rakip takıma geçebilmek için hiçbir fırsatı kaçırmamasıdır. Bizim gibilerini salak yerine koyarak bunu yapmasıdır. Ama öyle değil. Bizim günümüz de gelecek, hem de büyük gün. Bu kesin.
Osman Özbahçe şiiri denilince, akla ilk gelen konulardan birisi de cesarettir. Şiirle cesaret ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şiirde cesaretin iki anlamı vardır. Birincisi, piyasaya uymak yerine iyi şiire hamle etmektir. İkincisi, milletinin, tarihinin vicdanından doğmaktır. Bizi üçüncü sınıf bir şiire, anlayışlara mecbur tutan piyasayı esas almak yerine, öyle bir adam olacaksın ki kimse sana itiraz edemeyecek. Bunun için ortalamayı aşman gerekir. Bunun için çalışman gerekir.
Sonra belâdan korkmamak lâzım. Belânın altında ezilip gidiyorsan zaten sorun yok. Güle güle. Belâyı aşmanın yolu çalışmaktır. Yani insanın, burnunu sürtmek isteyenlere bu zevki yaşatmaması lâzım. Fakat tek başına çalışmak yetmez, aynı zamanda sabit durmasını da bilmek lâzım.
Bugün şiirimiz de, edebiyat dergilerimiz de iyice cılkı çıkmış bir imgeciliğin, bir romantizmin, bir soyut ifadelerin, hayallerin egemenliği altındadır. Bu egemenliğin özü yeteneksizliktir. Bu işe kafası basmamaktır. Burada es geçilen husus, böyle yapıldığı takdirde Türk şiirinin bu anlayışta olanlara bir sayfa açmayacağıdır. Öyleyse derdin ne kardeşim?
Şiirinizdeki metafizik öğelere gelelim isterseniz şimdi de. Modern olan her şey gibi, modern şiirin de en büyük açmazlarından biridir fizikötesine kapalı olmak. Oysa sizin şiiriniz fizikötesiyle bağlantısını koparmıyor aslâ. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Sevgili Görkem, ben bu metafizik kavramından hiçbir şey anlamıyorum. Sevmiyorum da. Cahit Zarifoğlu’nun, “Sevemedik Müzeleri” diye bir şiiri var, onculayın, ben bir türlü sevemedim bu kavramı. Kafamdaki hiçbir şeye de denk gelmiyor bu kavram.
Şimdi ben bu kavramın Necip Fazıl’da, Sezai Karakoç’ta çokça geçtiğinin farkındayım. Necip Fazıl’da mavera kelimesi de vardır. Bu kavram Cahit Zarifoğlu’nda bile var. Bugün hem Necip Fazıl, hem Sezai Karakoç üstüne yazanların ilk kelimelerinin bu olduğunu, bu kelimeyi bu şairlerimizin her derdinin devası olarak gördüklerini, bunun için de bir türlü doğru tespitler yapamadıklarını biliyorum. Bana soğuk savaş döneminden kalma “eski” bir kelime gibi geliyor. Artık bizi izah edemez bir kelime… İki kutuplu dünyadan kalma bir kelime. Ben hem Necip Fazıl’da, hem Sezai Karakoç’ta bu kelimenin dönemsel olduğu kanaatindeyim. Necip Fazıl’ı da, Sezai Karakoç’u da bu kelimeyle izah etmemek gerektiği kanaatindeyim. Kapitalizmin açtığı yaralar söz konusu olduğunda bu kelimeye bir şeyler yükleniyor, komünizmin açtığı yaralar söz konusu olduğunda aynı şeyler. Bu böyle gidiyor. Bu kelimeye sürekli bir şeyler yükleniyor. Bizim doğrudan o yüklediğimiz şeylerle konuşmamız lâzım. Artık böyle yapmamız lâzım. Bir de bu kelimenin bunca rağbet görmesinin sebebi bir dönem insanların şifreli konuşmaya mecbur olmaları galiba. Biraz da metafizik dendi mi bilimsel olunuyor. Böyle bir durum da var.
Bence bir şey denecekse ahiret demek lâzım, cennet cehennem demek lâzım. Bizim kimseyi bir şeye ikna zorunluluğumuz yok. Geçip gitmek lâzım. Yeter artık. Üstelik böyle şeyler gün gelip aslının yerini tutmaya başlıyor. Ondan sonra ortalık kendini Müslüman sanan Fransız aydınlarından geçilmiyor. Adam İslâmiyet’e öğreti diyor. Ne öğretisi kardeşim? Bunun adı İslâmiyet’tir. Bu başka bir şeydir, senin öğreti dediğin şey başka bir şeydir. Şu ilâhiyat fakültelerindeki hocaların yazılarını bir okuyun bakalım; bunlar tefsir, hadis, kelâm, siyer konuları mı yazıyorlar yoksa hiç bilmediğimiz bir alanla mı karşı karşıyayız. Din dili diye bir şey kalmadı. Bir şeyin dili yoksa kendisi de yoktur. İlâhiyat fakültelerinin ne Türkiye’deki düşünce hayatı üzerinde, ne de İslâmî hayat üzerinde zerrece etkisinin bulunmamasının sebebi nedir? Bunlar yakında imamlardan bile yatırgaç kaldırgaç diye söz etmeye başlayacaklar. Her şey bilim katına taşınıyor. Ama taşıma işleminde bütün kap kacak kırılıyor. Sonradan yenileme işine girişiyorsun. Artık o şey eski şey değil, başka bir şey. Yerinden ettiğin şeyin yerine koyduğun şey yerinden ettiğin şey değil. Batılıların yapamadığı dönüşümü bunlar yapıyor, hem de gönüllü. Pes yani. Ben, bugün için ama, metafizik kavramıyla konuşmanın sosyeteye göz kırpmak olduğu kanaatindeyim. Geçtik o devri. Yani geçmemiz lâzım artık.
Öbür taraftan, şiir söz konusu olduğunda, sorudaki metafiziği “değer” olarak tercüme edebiliriz. İnsanın hakikat aranışı, ontolojik gerçeğiyle bütünleşme çabası olarak algılayabiliriz. Eğer tercümeyi, bakın boyuna tercüme yapıyoruz, maneviyat arayışı şeklinde yaparsak, modern şiirimizin yekûnunun, olmasa bile çok önemli bir kısmının “metafizik” olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, bu anlamda Turgut Uyar’ın şiiri Sezai Karakoç’un şiirinden, Mehmet Âkif’in şiirinden daha metafiziktir. Çünkü Sezai Karakoç’ta da, Âkif’te de metafizik aranış denen şey yoktur. Niye olsun ki? Bu daha ziyade, bunun eksikliğini çekenlerde olur. Modern şiirdeki yalnızlık hikâyelerinin, tutunamamak, katılamamak hikâyelerinin ardında yatan en önemli sebeplerden birisi maneviyat aranışıdır. Modern şiirimizin başlarında, meşhur İkinci Yeni günlerinde, sonradan gelip meseleye dahil olanlardan bazıları, meseleyi laiklik filân sandıkları için, ona göre davranmak istemiş, Sezai Karakoç da o öyle değildir diyerek yol göstermiştir.
Modern şiirin kapitalizme boyun eğmeyişinin en önemli sebeplerinden biri bu maneviyat arayışı dediğimiz şeydir. Yani modern şiir, sanılanın aksine, “fizikötesi”ne açık bir şiirdir. Şiirde modern demek, çağın, içinde bulunduğun dönemin konuşma biçimi demektir. Sanıldığı gibi, ideolojik bir tercih değildir. Şiirde modernizm, ideoloji tercihinin ötesinde bir şeydir. Bunu anlamayanlar arada bir, “Aaa! Müslüman şairler de biz gâvurlar gibi modern şiir yazıyor,” filân ederler bilgiçlik taslayarak, laiklik adına bir övünç payı çıkararak. Garibandır böyleleri. Gülüp geçmek lâzım.
Türkçe şiirin gidişatı ve geleceği yönündeki değerlendirmeleriniz ne yönde? Sizce şiirimizin bugünü, geleceğine dair -olumlu, olumsuz- ne tür uyarılar içeriyor?
Sevgili Görkem, sen ne kadar, bir tavır olarak “Türkçe şiir” desen de bu tabir “Türkçe şiir” için son derece tehlikeli, Türk şiirinin tedavülden kalkmasına yönelik bir müdahaledir. Bunu ben böyle anlıyorum. Burası Türkiye ve biz kimsenin mandası, sömürgesi filân değiliz. O zaman şiirimizin adı da Türk şiiridir.
Türk şiiri, ne yazık ki İkinci Yeniden beri yerinde sayıyor. Biz 1950’li yıllara Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever ve Ece Ayhan’ı yazarsak, 1960’lı yıllara da Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel’i yazarsak, hani sonrası? Ortada en az kırk yıllık bir uyku var. Bugün de süren bir uyku var.
Orhan Veli gibi bir adama ihtiyacımız var bugün; ama bu sefer durum vahim olabilir. Çünkü Orhan Veli’den sonra Sezai Karakoç vardı. Mükemmel bir kuşağı vardı Sezai Karakoç’un. Şimdi bir yıkıcı çıksa ters tepebilir. Sezai Karakoç gibi bir kurucu gelmeyebilir. Orhan Veli’den sonra İkinci Yeni geldi, şimdi hiçbir şey gelmeyebilir. Onun için bugün derleyip toparlayıcı bir harekete, bir kadroya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç ışığında piyasaya baktığımızda da durum vahimdir, hem de çok vahim.
Bu durumda, gelecek meselesinde de manzara karanlık. Ben bugünden ileriye baktığımda, bugün kendini pek mühim sima sanan pek çok ismin yarınlara kalmayacağı kanaatindeyim. Bunu yüzlerine karşı söyleyemiyorum; ama bunun böyle olduğunu biliyorum. Bu iş kendi kendine gelin güvey olmaya gelmez.
Peki, şiirimizin dergilerde boy veren durumunu da dikkatle izleyen biri olarak, bu yıl hangi şairleri işaretlediniz?
Görkem kardeş, eğer bıçak kemiğe durumu yapacaksak, şiirimiz ne yazık ki üç beş sasının elinde oyuncaktır. Roman bugünlerde çok modadır, hikâyemiz de pek durgundur. Durum işin aslında bu kesinliktedir.
Türk şiirinin iftiharı İsmet Özel’in 2005 yılı boyunca düzenli olarak şiir yayımlaması ve yıl sonunda da yeni bir şiir kitabı çıkarması yılın en önemli olayıydı.
Bu yıl, değerlendirme yazılarımın üçüncüsünü yazdım. Nasipse Türkiye Yazarlar Birliğinin yıllığında yayımlanacak. Yıl boyunca şiirlerini beğenerek izlediğim şairlerden on beşini seçtim: İsmet Özel, Ali K. Metin, Murat Güzel, Hakan Şarkdemir, Süleyman Çobanoğlu, Vural Kaya, Hayriye Ünal, Evren Kuçlu, Yücel Kayıran, Ömer Şişman, Zeynep Arkan, İbrahim Aladağ, Hakan Kalkan, Aslı Serin ve Hakan Arslanbenzer.
Kökler var bir de; gittikçe derinleşen, gürbüzleşen. Kökler’i de Osman Özbahçe’nin şiir çabası içinde değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yayın yönetmeni olarak derginin misyonunu anlatır mısınız bize?
Kökler, ortak bir anlayışa sahip bir grup arkadaşın birlikte çıkardığı bir dergidir. Dergimiz Türk şiiri dergisidir. Daha ilk sayısıyla çapını ortaya koymuştur. Bizim bir meselemiz vardır ve yayınımız buna dönüktür. Bizim piyasadaki dergilerden farkımız, ele aldığımız meseleye yaklaşımdaki ciddiyetimizdir. Medya maydanozları yerine, bunların keyfi yerine metne bakmamızdır, meseleye bakmamızdır. Mesele etrafındaki kurgudan değil, meselenin kendisinden gitmemizdir. Hakikati ve adaleti esas almamızdır, piyasadaki kurguyu değil. Meselâ, Necip Fazıl yazılarımız okunursa ne demek istediğim anlaşılır. Her konuda yazılarımız karşılaştırmalı olarak okunursa ne demek istediğim anlaşılır.
Biz eninde sonunda Kökler’deki perspektifin şiir ortamına yerleşeceği ve tayin edici güç olacağı kanaatindeyiz. Yaptığımız işe bu kadar güveniyoruz.
Son olarak kitapları sorsak; sözcüğün tüm çağrışımlarıyla kitabı? Kitaplarla ilişkinizi?
Keşke insanlar kitaplar kadar içten olmayı başarabilseler. Kitaplar insanın en iyi dostudur. Ben ne öğrendiysem kitaplardan öğrendim. Gelgelelim, kitaplara bir düşmanlığım da var. Kitaplardan ne öğrendiysem hayat bana tersini öğretti. Bu böyle değil dedi, buna böyle demezler dedi. Haklı olan kitaplardı, geçerli olan hayat. Bunu bugün dahi kabullenebilmiş değilim.

Articles

‘Orhan Veli şiirinin modernlikle ilgisi yok’

In edebiyat,Hilmi yavuz,Hilmi Yavuz şiirleri,Hilmi yavuzla söyleşi,kitap ekleri,söyleşiler,zaman kitap eki on Mart 30, 2010 tarafından yusufmirza

Hilmi Yavuz, belki de entelektüel hayatının en verimli dönemini yaşıyor. Geçen aylarda yayımlanan İslam’ın Zihin Tarihi’nin ardından, Yavuz’un şimdi de Alafrangalığın Tarihi adlı kitabı okurla buluştu. Kitapta, resmi ideoloji ve entelektüel tarihimize dair tam anlamıyla ezber bozan savlar var. Hilmi hocayla Alafrangalığın Tarihi’ni konuştuk.

Hocam, kitabın Sunuş’unda alafrangalığımızın tarihini belirleyen sebepleri sayarken modernleşme, Oryantalizm ve rasyonalite (dolayısıyla Aydınlanma) kavramlarını sıralıyorsunuz. Kitabın ilk bölümündeki yazılar Aydınlanma üzerine. Bunu, alafrangalığımızın tarihini belirleyen en önemli kavramın Aydınlanma olduğu şeklinde mi okumalıyız?
Elbette! Cumhuriyet modernleşmesi Aydınlanma’nın yanlış okunması (ya da yanlış tercüme edilmesi) ile malûldür. Kant’ın o çok ünlü “Aydınlanma Nedir?” risalesinde özetlendiği biçimiyle, insan hayatında en ‘hakiki’ yol gösterici ‘Akıl’dır. Fakat Cumhuriyet, bunu “en hakiki mürşit, ilimdir” diye okumakla malûldür. Bu, bilimin dışında kalan ne varsa tümünün akıl-dışı olduğu anlamına gelir. Oysa gündelik hayatımız, bilimin rasyonalitesi dışında, tümüyle rasyonalizasyonlara dayanır. Mutfakta elinden bardağı düşüren birine “Neden düşürdün?” sorusu, yanıtın ‘genel yerçekimi yasası’ olduğunu öğrenmek için sorulmaz;- onu “sen niçin düşürdün?” sorusunun cevabını öğrenmek için sorulur: Ayağı halıya mı takılmıştır, kulağının çevresinde arı mı dolaşmaktadır… vb. gibi!
‘Bilim’ ve ‘Akıl’ farklı şeyler
Rasyonalizasyonlar, ‘Akıl’ ile ‘Bilim’in ayniyetinden (özdeşliğinden) söz edebilmemizi mümkün kılmaz. Din, gündelik hayatın rasyonalizasyonunda, insanın başvurabileceği en kuşatıcı referanslardan biridir. Dinin kamusal alanda dolaşımını meşru kılan da onun gündelik hayatın rasyonalizasyonunu sağlayan en önemli imkân oluşudur.
Cumhuriyet Aydınlanması’nın ‘kritik akıl’ yerine, ‘jakoben akıl’ı temellük edişinin arkasında da, ‘Bilim’le ‘Akıl’ın ayniyeti varsayımının bulunduğunu düşünüyorum. Kritik akıl (Voltaire’in akıl’ı), rasyonalitenin ötesinde, rasyonalizasyonların da gündelik hayatı belirlediği olgusunu dışta bırakmaz. Jakoben akıl ise (Robespierre’in akıl’ı) ‘Akıl’ı mutlaklaştırır ve bu mutlaklaştırmayı da onu bilimle aynîleştirerek yapar. Özellikle şunu da belirteyim: Alafrangalığın Tarihi’nin düzenlenmesinde ve Aydınlanma yazılarının ilk bölümü oluşturmasında, kitabın editörlerinden sevgili Sakine Korkmaz’ın dikkati ve emeği vardır.
Atatürk’ün ünlü sözü için, “Hayatta en hakiki mürşit akıldır” şeklinde olmalıydı, deyişinize Kemalistler epey kızacak… Ayrıca Kemalizm’in radikal müdahalelerinin modernleşmeyi değil, olsa olsa modernleşememeyi hazırladığını söylüyorsunuz.
Onlar bana kızacakları kadar kızdılar zaten…
Foucault’dan aktarıyorsunuz: Aydınlanmacıların hayali yalnızca mükemmel bir toplum inşa etmek değil, aynı zamanda ‘askeri bir toplum’ meydana getirmekmiş. Bugün ‘Aydınlanmacılarımızın’ asker-sever olmasının kökenleri bu tespitte mi aranmalı?
Foucault’nun ‘askerî bir toplum’ inşa etme hayalinden kastettiği, disiplinli bir toplumdur. Bir nevi ‘mutî insan’ (‘homo docilis’) özlemi! ‘Aydınlanmış Despot’un (‘Enlightened Despot’) buyruklarına kayıtsız koşulsuz uyan, uysal ve boyun eğmiş bir topluluk! Bu konsepte tastamam denk düşen de, elbette askerî bir toplum olacaktır. Bugünkü Aydınlanmacıların Jakoben Aydınlanma’yı tercih etmiş olmalarının nedeni de, elbette, Akıl’ı mutlak anlamda tekelinde tutan bir Aydınlanmış Despot’a ihtiyaç duymalarındandır. Bu arada belirteyim: ‘Aydınlanmış Despot’ kavramı benim icadım değil. Dileyen, özellikle kendisini ‘Voltaire’in talebesi’ ilan eden Rus Çariçesi Katerina üzerine yazılan Aydınlanmacı metinlere bakabilir.
Foucault demişken, onun şu cümlesini de analım: “Dünya, kapitalizmin oluşumuna özgü siyasal iktidar biçimlerinden ayrılması mümkün olmayan Batılı kültürden kurtulup özgürleşmiş olacaktır”. Peki, biz de Batı’dan kurtulduğumuz ölçüde mi özgür olabiliriz gerçekten? Bunu, bir medeniyet meselesi olarak ele aldığınız Avrupa Birliği bağlamında da soruyorum.
Foucault’nun bu tespitinin büyük önem taşıdığını düşünüyorum;- şundan dolayı: Her zaman söylediğim gibi, Türk Batılılaşması ya da Modernleşmesi, düpedüz bir Oryantalizm üretmiştir. Kısacası, Avrupalı olmamız değil, Avrupalı gibi olmamız sözkonusuydu:-öyle de olmuştur! Avrupa Birliği de bir medeniyet projesidir ve bu projede aslî üyelik bu Medeniyet’e ‘ait’ olanlar; imtiyazlı ortaklık da bizim gibi Avrupa Medeniyeti’ne ‘mensup’ olanlar için geçerlidir.
‘Batılılaşma bizi özgür kılmadı’
Öte yandan, Batılılaşmanın, bizi ‘özgür’ kılmadığı doğrudur. Burada, Partha Chattarjee’yi dinleyelim: Chattarjee, ‘milliyetçi akımlar[ın], anti-kolonyalist niteliklerinden dolayı Avrupa’dan özgürleşmeyi arzulasalar da Aydınlanma-sonrası rasyonalist söylemin terim ve kavramlarını içselleştirdikleri için, bizzat reddettikleri moderniteden türeyen söylemler olarak onun içinde sıkışıp kalmakta’ olduklarını, diğer bir deyişle, ‘türemiş söylemler olarak milliyetçilikler[in], türedikleri kaynak olarak moderniteden özgürleşmeyi sağlayama[dıklarını], dahası, milliyetçilik[in], Avrupa modernitesine özgü kültürel ve siyasal hastalıkların Batı-dışı coğrafyalarda yeniden üretilmesine vesile ol[duğunu]’ bildirir (P. Chattarjee, aktaran İrem, Nazım, Doğu Batı dergisi 157-179). Cemil Meriç’in de “Batı’nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirket” gibi çalışan bir entelijansiyadan söz ederken kastettiği tastamam budur!
Irkçılığın bir Aydınlanma Çağı fenomeni olduğu gerçeği, bugün Aydınlanmacılarla aşırı milliyetçileri buluşturan Ulusalcılık çizgisini anlamamıza yardımcı olabilir mi?
Irkçılık bir Aydınlanma fenomenidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında (1930’lar), Türk ırkının, Alp tipi insan (!) olduğunu kanıtlamak için, kafatası ölçümleri yapıldığını ve bu ölçümlerin sonuçlarının Müderris muavini Şevket Aziz Kansu marifetiyle I. Türk Tarih Kongresi’ne sunulduğunu biliyoruz.
Bir önceki soruyu cevaplarken de belirttim: Kemalist milliyetçilik de Aydınlanma sonrası modernliği (oryantalizmi) içselleştirdiği için, bu moderniteden türemiş bir söylemdir; adı da, ‘ulusalcılık’tır. MHP’nin milliyetçiliğine gelince, onun Kemalist ulusalcılıktan daha ‘yerli’ bir söylem ürettiği söylenebilir ve bu söylem bugün itibariyle ırkçı bir söylem değildir. Dolayısıyla MHP milliyetçiliği ile Kemalist Ulusalcılık arasındaki ittifak, Aydınlanma mahreçli olamaz…
Kitapta ezber bozan bir savınız var: Din eğitiminin ezberci olmadığı, tam aksine, ezberci eğitimin aslında Aydınlanma düşüncesinin bir sonucu olduğu. Bunu biraz açar mısınız?
Alafrangalığın Tarihi’nde bu meseleyi açık seçik bir biçimde anlattım. Aydınlanma’nın epistemolojisi, ansiklopediyi bilginin kaynağı olarak alır. Ansiklopedik bilgi ise, esas olarak, ezberci bir bilgidir.
Romantizmin Tanzimat entelektüelleri tarafından alımlanışı onun edebi etkileriyle sınırlı kalmıştı. Ardından Aydınlanma, Türk modernleşmesi için tek örnek oldu. Eğer böyle olmasaydı, yani Romantizm de Cumhuriyet’in kurucu elitleri tarafından önemsenseydi bugün nasıl bir entelektüel tarihimiz olurdu?
Bu son derece önemli bir konu. İlk defa, Şerif Mardin bu konuya temas etmiş, ama sadece senin sorduğun soruyu sormuştu. Cevabı ise şu olabilir: Namık Kemal, Tanzimatçıların en Avrupalısıdır ve Batı’yı sadece 18. Yüzyıl Aydınlanması bağlamında değil, ama 19. Yüzyıl Romantizmi bağlamında da temellük etmiştir. Avrupa sadece Akıl ve Aydınlanma değil, aynı zamanda içgüdü ve Romantizm’dir çünkü…
Ancak Namık Kemal’in romantizmi, senin de işaret ettiğin gibi, edebî etkileriyle sınırlı kaldı. Namık Kemal, özellikle erken dönem Fransız Romantiklerinin (mesela, Chateaubriand gibi) gelenekçiliğini temellük etmemiştir. Bu dönemde Fransa’da başta De Maistre olmak üzere De Bonald gibi Fransız Gelenekselcilerinin felsefî yaklaşımları olduğunu biliyoruz. Namık Kemal, Kamıran Birand’ın deyişiyle, “Ortaçağda geçerliliği olan manevî değerleri yeni baştan canlandırmayı hedef edinen bu felsefe[yi]”, İslamcılık bağlamında yeniden üretebilseydi, durum farklı olabilir miydi? Bilemiyorum. Varsayımsal koşullular üzerinden spekülasyon yapmak istemiyorum.
Aydınlanma’nın, büyüden, çelişkilerden, inançlardan arınmış tatsız tuzsuz bir dünyayı dayattığını söylüyorsunuz. Kitapta değinmediğiniz bir şeyi sormak istiyorum: ‘Dünyada gizemin de payı bulunduğunu’ anlamamızda edebiyatın nasıl bir işlevi olabilir?
Bu soruyu aslında bir önceki soruyla ilişkilendirerek cevaplandırmak isterim. Romantizm, işte tastamam burada ağırlığını koyuyor ve Aydınlanma’nın ‘dünyayı büyüden arındırma’ etkisine karşı tepkisini, ‘dünyaya büyüyü iade ederek’ ortaya koyuyordu.
Aslında, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’le başlayan modern Türk şiiri, Romantizm’den olduğu kadar ama belki de ondan daha çok sembolistlerin dünyaya büyüyü dilsel olarak iade etmelerinden büyük ölçekte yararlanmıştır. İslamcı şiir de öyle. Mehmet Akif ve 1934’ten sonraki Necip Fazıl hariç tutulursa, Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu’nda bu durum açıkça görülür. İsmet Özel gibi bazı kaba retorikçi şairler eliyle değil, Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu gibi lirik şairler eliyle Gayb’ın büyüsü, olanca ihtişamıyla dünyaya iade edilmektedir.
Şu cümlenizin de altını çizmiştim: “’Gelenek’ten yana olmanın ‘gelenekselcilik’ olmadığını belirtmek gerekiyor.” Bu konuda, özellikle şiiriniz bağlamında çoğu kez yanlış anlaşıldığınızı düşünürüm. Bu cümleyi biraz açmanızı istesem…
Gelenekselci ya da gelenekçi, muhafazakârdır; gelenekten yararlanan ya da geleneği yeniden üretenler ise muhafazakâr değildirler. Yahya Kemal, gelenekten yararlanırken metinlerarasılığa; geleneği yeniden üretirken de, Deleuze’ün deyişiyle söylersem, anlam sisteminin ‘saray istiaresi’ ile merkezîleşmiş yapısını, ‘saray’ın yerine ‘saltanat’ istiaresinin ikamesi yoluyla dönüştürülmesine başvurur. (Bu konuda ayrıntılı bir okuma için, Edebiyat ve Sanat Üzerine Yazılar başlıklı kitabımda ilgili bölümlere bakılabilir.) Kısaca, gelenekselci ya da gelenekçi muhafazakârdır, tutucudur; gelenekten yararlanan ya da onu yeniden üreten ise dönüştürücüdür.
Modernleşme tartışmasına şiir üzerinden bakınca, Orhan Veli ve arkadaşlarının modern değil avangart olduklarını ve bu zihin modelinin şiirle sınırlı kalmadığını belirtiyorsunuz. Yani aslında modern olan Garip Şiiri değil de örneğin Yahya Kemal mi? Okullarda çocuklara edebiyat tarihini hâlâ yanlış mı öğretiyoruz?
Orhan Veli’nin ‘Garip’ döneminin, dolayısıyla onun imzasını taşıyan “Garip Manifestosu”nun şiirin modernliği ile uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı kanısındayım. Sen de söylüyorsun: Ben Orhan Veli ve Garip döneminde yazılan şiirlerin, bir nevi Avangardizm olduğunu yazdım defalarca. Evet, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’dir şiirde gerçek anlamda ‘modern’ olan!
Modern olmak, lirik olmaktır. Tanzimat retoriğine geri dönmüş bir Garip şiirinin modern oluşundan hâlâ nasıl söz edebiliyoruz, anlamıyorum!
Osmanlı Şiir Tarihi’nin yazarı E.J.W. Gibb’e ağır eleştirileriniz var. Bunları okurken insan şunu sormadan edemiyor: Niçin hâlâ Osmanlı şiirinin dört başı mamur bir tarihi yazılamadı?
Osmanlı şiirinin dört başı mamur bir tarihi henüz yazılamadı ve belki de bir süre daha yazılamayacak. Nedeni şu: Divan Şiiri, Osmanlı toplumunun istiaresidir (metaforudur). Osmanlı’yı yok sayma ya da görmezlikten gelme, uzun bir süre Osmanlı (Divan) şiiri üzerinden yapılmıştır. Ziya Paşa’nın “Şiir ve İnşa” makalesi, aslında Divan şiirinin değil, istiare yoluyla, doğrudan Osmanlı toplumunun eleştirisidir. Dolayısıyla, Kemalizm’in Osmanlı’nın entelektüel mirası üzerindeki tahakkümü dekonstrüksiyona uğratılmadıkça, doğru dürüst bir Divan şiiri tarihi yazılamaz.
“Bir daha üniversite okusam ant-ropoloji okurdum” dediğinizi ve ünlü antropolog Claude Lévi-Strauss’un sizin için çok önemli olduğunu biliyorum. Lévi-Strauss geçen ay 100 yaşında hayata veda etti. Gerçi bu haber Türkiye’de pek ilgi çekmedi ama siz onun ardından yazan birkaç kişiden birisiniz. Neydi sizin için Lévi-Strauss’u bu kadar önemli kılan?
Lévi-Strauss, 20. yüzyılın bana göre elbet, sosyal bilimler alanında en büyük bilim adamıdır. Felsefe alanında Wittgenstein neyse, antropoloji alanında Lévi-Strauss odur. Wittgenstein, metafiziği; Lévi-Strauss da klasik antropolojiyi sorguladı. Sömürgeciliği meşrulaştıran söylemleri yerle bir etti. Ondan sonra artık ‘ilkel insan’dan söz edilemez. Keşke ‘göbeğini kaşıyan adam’ diye insanımızla alay eden cahil köşe yazarları, Lévi-Strauss’u okuyabilseler, daha da önemlisi anlayabilselerdi, diye düşünüyorum. Kısaca şu: Lévi-Strauss, yerli Oryantalizmin panzehirini üretmiştir. Ondan yararlanmayı bilmek gerek…
                                                                               CAN BAHADIR YÜCE

Articles

2009’dan Arta Kalan Çeviri Romanlar

In çeviri romanlar,dünya klasikleri,edebiyat,iyi çeviriler,nobellik kitaplar,roman on Mart 25, 2010 tarafından yusufmirza

Nobelli yazarlar Saramago, Coetzee ve Clézio’nun yeni kitapları özgün dillerinde yayımlanır yayımlanmaz Türkçeye de çevrildi. Sadece edebiyat çevrelerinin değil çok daha geniş kitlelerin yakından tanıdığı yazarlar Salman Rushdie, Isabel Allende ve Elsa Morante’den de güzel kitaplar geldi bu yıl. Bir de her zaman olduğu gibi, daha önce adını pek duymadığımız ama hoş sürpriz yapan yeni isimler girdi okuma alanımıza.
Her aralık ayı geldiğinde evler, sokaklar Noel Babalı süslerle donatılırken, gazeteler de listelerle donanmaya koyulur. Yılın en iyileri, en korkunçları, en güzelleri, en unutulmayacakları derken adeta yeniden yaşanır bütün bir yıl. Bu arada listelerin sıkı eleştirmenleri de çıkar. Bu sene Publishers Weekly’nin listesi sırf erkek yazarlardan oluştuğu için, New York Times’in listesi de fazlaca çok satan barındırdığı için eleştirildi. Herkesi mutlu edecek bir liste elbette olanaksız, bu yüzden de yılın en iyileri yerine, bu yıldan akılda kalanlar demek işi biraz kolaylaştırır. Bu işe girişirken önüme 2009’da okuduğum çeviri romanları ve birkaç tane de biyografi aldım sadece. Elime ulaşmayan ya da gözümden kaçan söz edilmeye değer eserler mutlaka vardır ama bu liste sadece bir hatırlama ve hatırlatma.
2009 klasikler açısından fena bir yıl değildi. John Steinbeck, D.H. Lawrence ve Jane Austen’ın az bilinenler de dahil olmak üzere, neredeyse tüm eserleri farklı yayınevlerinden çıktı karşımıza. Tolstoy, Dostoyevski ve Balzac gibi klasik yazarlar her dilde belli aralıklarla yayımlanırlar, ama arada sırada bazı yayınevleri tüm eserleri dizi halinde, şık ciltlerle yeniden çıkarır, bu gelenek ülkemizde fazla olmasa da, yıldönümlerinde, özel anma dolayısıyla bu serilerin yayımlanması kitapçıları canlandırır. Bu sene yıllar sonra yeniden güzel çevirilerle Maxim Gorki, August Strindberg ve Katherine Mansfield’ı kavuşmamız gerçekten iyi oldu.
 
Nobelliler
Sevdiğimiz, tanıdığımız yazarların kitapları her zaman heyecanla beklenir, 2009’da da her romanıyla zevk verenlerin kitapları, hem de özgün dilde yayımlandıktan kısa bir süre sonra girdi kitap raflarına. En sevdiklerimin başında José Saramago’nun Filin Yolculuğu vardı. Saramago, Muhteşem lakabıyla tanınan Kanuni Sultan Süleyman’ın Viyana’yı kuşatmak üzere çıktığı yolculuktan yirmi yıl sonra, bu sefer Avrupa’nın en Batısındaki Lizbon’dan Süleyman adında bir fili yola çıkarır. Hedef yine Viyana’dır. Portekiz kralının İmparator Maximilian’a hediyesi olarak yola çıkan Süleyman, katı ve önyargılarla dolu engizisyon Avrupa’sında Hintli bakıcısıyla birlikte hoş bir tezat yaratır. Bir başka ünlü yazar J.M. Coetzee, Kötü Bir Yılın Güncesi adında, öncekilerden çok farklı bir temaya el attığı romanla çıktı karşımıza. Otobiyografik izler taşıyan romanda, yaşlı bir yazarın, Filipinli seksi bir kadın ve kurnaz kocası ile ilişkisini anlatıyordu. İlk başta çok basit bir ilişki üçgeni gibi görünse de, kurgusal tekniği ve formuyla çok ilgi çekiciydi. Üç farklı seste ve üç farklı çizgi üzerinde ilerleyen roman, aynı olayları başka açılardan göstererek ironik durumlar yaratıyordu. Romanda ön planda aşk üçgeni görünse de, romanı asıl ilginç kılan kurgu içine yedirilmiş denemelerdi. Coetzee bir yandan hepimizin aklını kurcalayan El Kaide, terörizm, iltica, hayvan hakları, turizm gibi geniş yelpazede konular üzerinde marjinal fikirlerini açıklıyordu, ciddiyetle ele alınmalarına rağmen bu konular günlük hayatın sıradanlığı içinde bir insanlık komedisi yaratmayı başarıyordu. Bir başka güzel roman, J.M. G. Le Clézio’nun Açlığın Şarkısı’ydı. Ailesinin, özellikle annesinin yaşamından esinlenerek yazılmış romanda, eski görkemli günlerini özleyen varlıklı ve soylu kesimin savaşlardan etkilenişini, sefaletle tanışmasını ve Avrupa’da hızla yayılan ırkçılığı anlatıyordu.
Tanıdıklar

Bunlardan başka, her kitabıyla gündeme gelen, sadece edebiyat çevrelerinin değil çok daha geniş kitlelerin de yakından tanıdığı yazarlardan da güzel kitaplar geldi bu yıl. Salman Rushdie Rönesans Floransa’sını merkeze koyduğu ama tüm dünyaya hâkim maceracı gezginlerin dilinden anlattığı Floransa Büyücüsü ile yine masallardan beslenen bir romanla gündemdeydi. Isabel Allende ise bu yıl tarihsel olayları tüm şiddet ve acımasızlığı, araya aşk öyküleri koyarak Canım Sevgilim Ines’de yazdı. Benzer bir roman Elsa Morante’nin Ve Tarih Devam Ediyor’uydu. Morante Alman işgali sırasında İtalya’yı, yozlaşmayı, soykırımı ve ahlaki çöküşü bireyler üzerinden anlatıyordu. İtalya’dan bir başka yazar, Paolo Giordano Asal Sayıların Yalnızlığı’nda yalnızlık içinde geçen çocukluğun ağırlığını; daha önceki romanlarıyla çok ilgi çeken Alessandro Baricco ise deniz kenarında bir pansiyona sığınmış farklı karakterleri anlattığı Okyanus Deniz de yılın ilginç romanlarıydı.
Yeniler yazarlar, hoş sürprizler

Bir de her zaman olduğu gibi, daha önce adını pek duymadığımız ama hoş sürpriz yapan yeni isimler girdi okuma alanımıza. Bunların başında çok çok ilgimi çeken, aylar geçmesine rağmen hâlâ netlikle hatırladığım Antoni Casas Ros’un Almodovar Teoremi’ydi. Korkunç bir trafik kazasında deforme olan bedeni ve sevgilisinin ölümünün ağırlığıyla yaşama pek tutunamayan bir genç adamın hikâyesi anlatılıyordu. Kendisinden “yüzü olmayan adam” diye söz eden anlatıcı, kendini bir Almodovar filminde hissetmeye ve Lisa adındaki travesti ile aşk yaşamaya başlar. Roman hem konusuyla hem de erotik uyarlamalarıyla dikkat çeken bir eserdi. Bir başka daha önce adını duymadığım bir yazar, Eduard Marquez’in de Brandes’in Kararı plastik sanatlar üzerine ilginç bir romandı. Başı Nazilerle derde giren Brandes’in sorunu kendi resimlerinden biri yüzünden değil, ünlü ressam Cranach’ın bir eseri yüzündendir. Elindeki resmi almak isteyen Nazi subayıyla giriştiği pasif düelloda yazar aslında Georges Braque’ın benzer bir hikâyesine gönderme yapar. Sanat eserlerinin sonsuzluğu karşısında sığ düşüncenin zamana yenik düşmesi, romanın temelini oluşturuyordu.
Bu yıl sözü edilen romanlar arasında Jodi Picoult’un Taş, Kâğıt, Makas, Jonathan Safran Foer’in Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın ve Dave Eggers’dan Müthiş Dâhiden Hazin Bir Eser vardı. Taş, Kağıt, Makas bir idam mahkûmunun idam edilmeden önce günahlarından temizlenmek umuduyla, taşıdığı kalbi hayatını altüst ettiği kadının kızana vermek istemesini; Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın 11 Eylül’de babasını kaybeden bir gencin, birkaç sene sonra bulduğu anahtarın gizemini çözme hikâyesini; Müthiş Dahiden Hazin bir Eser ise hayalleri ile sorumlulukları arasında sıkışan bir neslin hikâyesini anlatıyordu. Dave Eggers’in bu romanı 2009’da birçok önemli ödüle aday olmuştu, ayrıca çok satanlar listelerine de girmeyi başarmış, yılın iyi romanları arasında sayılmayı hak eden bir kitaptı.
En etkileyeciler

Sıra geldi bu yılın en etkileyici romanlarına. İlk başta, lafı fazla uzatmadan, beni çok etkileyen Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sıyla başlayacağım. Bu kitabı okuduktan birkaç hafta sonra tanıştığım Japon metal sanatçısı Tadashi Koizumi, Murakami için “onun romanlarını Japonya’da fazla anlayan olmaz, çok zor eski bir dil kullanır ama yurtdışında çok sevildiğini görünce, Japonlar da sonunda ilgi gösterip okumaya başladılar” diye bir yorum yaptı. Bazı yazarları sadece çevirilerinden okumanın şanssızlık olduğunu düşünürdük ama demek ki değilmiş, çeviri bir bakıma dili basitleştiren bir unsur da olabiliyormuş. Ayrıca Murakami’yi dünya okurları Japon edebiyatının temsilcisi olarak görüyor ama belli ki Japon okurlar aynı düşünmüyorlar. Bu düşünceler yine de Sahilde Kafka’yı okurken aldığım zevke gölge düşürmedi. Gökten yağan balıklar, ölü kedilerin ruhlarından flüt yapan bir heykeltıraş, tanımlanamayan uçan objeler, mitolojik kehanetler, hayaletle sevişen on beş yaşında bir çocuk, vb… belki fazla uçuktu ama okuru içine gömercesine alabilmesini tam da bu olağanüstü ile olağanı dengede tutarak başaran bir romandı.
Bir başka hoş roman Michel Faber’in Günahkâr Kırmızı, Masum Beyaz adlı Viktorya Çağı edebiyatına göndermelerle dolu eserdi. Faber’in romanında Dickens ya da Eliot’ın roman kahramanları adeta yeniden canlanmış bize farklı yönlerini ilk kez gösteriyorlardı. Sansürcü ve baskıcı ahlakıyla bildiğimiz Viktorya çağının insanlarının fantezileri, cinsel hayatları, hayalleri ve en gerçek anlamda hayatları çıkıyordu okurun karşısına; yeni yeni gelişen sanayi şehirlerinin arka sokaklarında yaşayan fahişeler, yoksullar ve yankesicilerin dilinden anlatılıyordu bütün hikâyeler. Faber’in anlattığı dönem özellikle okuru düşündürecek cinstendi çünkü bir sanayi toplumu gelişiyor, yeni bir çağ başlıyor fakat bu gelişimler henüz sıradan insanların hayatlarına yansımış değil ve bu yüzden eskiden kalma sınıfsal ayırımlar, hor görülme ve aşağılanma değişmemiş durumdaydı.
Bu yılın romanlarından söz ettik ama bir de roman tadında Proust Bir Sinirbilimciydi adlı kitap vardı. Yazarı Jonah Lehrer, başlıkta sadece Proust’un adını geçirse de aslında insanlığın önemli kilometre taşları sayılan ressam, şair, yazar, bilimadamı ve hatta bir de şefin, zihnin işleyişini anlamamızda ne denli önemli düşünceler ortaya attıklarını, sinirbilim dalını nasıl etkilediklerini anlatıyordu. Lehrer, sanat ile bilim arasında, özellikle 19. yüzyılda kesin olduğu sanılan ayırımların, aslında hiç de net olmadığını, aksine bilimin sanatçıların yaratıcı güçlerinden çok etkilendiğini ve etkilenmeye devam ettiğini çok başarılı bir anlatıyla dile getiriyordu. 2009’dan akılda kalan ve iz bırakan bazı kitaplar bunlar oldu.
 
Pek yakında Türkçesi yayımlanır
Bu sene birkaç tane dilimize henüz çevrilmemiş fakat beni çok etkileyen roman okuma fırsatım oldu. Birincisi, sanırım çok geçmeden Türkçesi yayımlanacak olan Margaret Atwood’un The Year of the Flood (Tufan Yılı) idi. Dünyanın ve insanlığın sonuyla ilgili romanlar 1950’li, 60’lı yıllarda çok modaydı, sinemada da bu türün çok sayıda örneği görülmüştü fakat Atwood’un konuya yaklaşımı hem çok şiirsel hem de gizemli olduğundan dikkat çekiciydi. Roman boyunca okur tahmin edemeyeceği sürprizlerle karşılaşıyor ve kurgu her seferinde yeni bir yöne sapıyordu. Bir tarikat liderinin kehaneti, striptiz barında mahsur kalmış kadın, dünyada kendinden başka canlı kaldı mı merak içinde iki insan, hemen ilk satırlarda okuru yakalıyordu. Yine İngilizce okuduğum bir başka hoş roman, Dorota Maslowska’nın White and Red (Beyaz ve Kırmızı) adlı kitabıydı. Polonyalı birkaç dostuma en beğendikleri, heyecan duydukları Polonyalı yazarı sorduğumda hepsinin Maslowska’dan söz etmesi bende doğal olarak merak uyandırdı. Henüz yirmili yaşlarındayken yazdığı (yazar 1983 doğumlu) romanlarla dikkat çeken yazar, kendi yarattığı dille sokak argosunu harmanlıyor.
ASUMAN KAFAOĞLU / Radikal Kitap

Articles

Fantastik Edebiyat hakkında

In edebiyat,fantastik edebiyat,fantastik edebiyat nedir?,fantastik eserler,fantastik kitaplar on Mart 15, 2010 tarafından yusufmirza

Savaşla harmanlanmış dünyalar, ortaçağdan fırlama askerler, gökyüzünü delecekmişçesine yükselen kuleler, aşılması imkânsız kaleler… Hatta biraz daha ileri gideyim; ağzından ateş püsküren devasa ejderhalar, yoktan enerji var edebilip bunu ustaca kullanarak büyü yapan büyücüler, çekik gözlü elfler, bodur ama kaslı cüceler, usta hırsız buçukluklar ve envali çeşit yaratıklar…
Neden bahsettiğimi hemen anlamışsınızdır tabi; eminimi bazılarınızın aklına bilgisayar oyunları bazılarına filmler bazılarına ise kitaplar gelmiştir. Yani “Fantastik Kurgu”! Basit birer tanım yaparak yazıya devam etmek yerine birbirine karıştırılan iki olguyu irdelemek istedim böylece ikisi hakkında da bilgi alırken yanlış anlaşılmaların da önüne geçeceksiniz. Bahsettiğim bu iki kavram “Fantastik Kurgu” ve “Fantastik Edebiyat”. (Yine de hatırlatmalıyım ki bunlar tamamen nesnel bilgiler değildir bu konuda öyle bilgiler verebilmem neredeyse imkânsızdır, bu yüzden bir başkası hayır bunlar aynı şeyler derse sorumluluk kabul etmiyorum : P)
Fantastik Edebiyat’ı anlayabilmemiz için önce Fantastik Kurgu’yu incelememiz gerekir. Eh, böyle bir siteye girdiğinize göre bu konuda az biraz fikriniz vardır. İlk paragrafta bahsettiğim her şey Fantastik Kurgu’nun bir öğesidir. Bir yazar, yönetmen ya da herhangi bir yapımcının gerçek dışı konuları; olmayacak olayları, tamamen kendi hayal ürünü dünyaları ya da canlıları eserinde işlemesidir Fantastik Kurgu. Adı üstünde, fantastik olayların yazar, yönetmen ya da yapımcının kurgulanmasıdır. Tabi ki sadece yazar, yönetmenle sınırlı kalmıyor bu. Frp (Fantastik Rol Yapma) adı verilen oyunu yöneten yönetici yani içimizden biri de hayal ürünü şeyleri kattığında yani kendi kurgusunu yarattığında da bu Fantastik Kurgu’nun içine girer. Yani Fantastik Kurgu bir masaüstü oyunu, bir sinema eseri, bir bilgisayar oyunu, bir roman aklınıza ne geliyorsa o şekilde karşımıza çıkabilir.
Peki, Bilim Kurgu ile Fantastik Kurgu aynı şeyler midir? Bana sorarsanız değildir zira Bilim Kurgu’da Fantastik Kurgu’ya ziyade “ileride” gerçekleşebilecek yani daha akla yatkın konular işlenir.
Fantastik Edebiyat ise Fantastik Kurgu’nun roman yahut hikâye şeklinde işlenmesidir. Fantastik Edebiyat’ın J.R.R Tolkien’in eserleriyle (Silmarillion adlı kitap bunların başlangıcıdır) başladığı kabul edilir. Ne var ki çok daha eskiye dayanan masallar ve daha da eskiye dayanan Destanlar bu dalganın asıl başlangıcıdır. Bazıları ise Helenistik çağ ile başlatır bu dalgayı; Helenistik dönemde ortaya çıkan tabletler, oymalar ve heykeller Fantastik Kurgu’nun başlangıcı olabilir ama çok daha eskiye bile dayanabilir yani mağara desenlerine.
Peki, öyleyse neden Tolkien’in eserleri başlangıç kabul edilir? Sebebi hikaye, destan ve ya masalların edebiyat özelliği taşımamasıdır. Fantastik Edebiyat, Tolkien ile başlamış ardından gelen Margaret Weis, Terry Pratchet, Ursula K. Le Guin gibi eski nesil yazarlarla devam etmiştir.
Fantastik Kurgu’nun temelinde Frp oyunları yatar. Ünlü seri Ejderha Mızrağı bile bu oyunların kaleme alınmış halidir. Yani bizzat fantastik kurguyu yaşamak istiyor iseniz size Frp’yi öneririm.
Sevgilerimle, Saygılarımla…
Erdost Akın – Herr M