Archive for the ‘köşe yazıları’ Category

Articles

Rasim Özdenören: Demokrasi Kimin İçin?

In demokrasi,demokrasi makalesi,demokrasi yazıları,köşe yazıları,Rasim Özdenören: Demokrasi Kimin İçin?,yenişafak köşe yazıları,yenişafak yazıları on Nisan 16, 2010 tarafından yusufmirza

Şurası belirtilmeye değer:Demokratik düşünme tarzı, sadece bir spekülasyona atıfta bulunmuyor. Aynı zamanda Batı kültürünün sınıflı, köleli, ırkçı ve ayrımcı toplum yapısına işaret ediyor. Kökleri böyle bir hayat tarzına kadar iniyor. Böyle olunca demokrasi egemen sınıfın lehine çalışan bir mekanizma olma halinden tümüyle kurtulamıyor.
* * *
Türkiye’de demokrasinin sözü edildiğinde hiç olmazsa 1950’lerden bu yana geçirdiği iktisadî-siyasî evrelerin karakteristiğini belirlememiz gerekiyor. 1950’li yıllar bence, bu ülke insanının ilk defa adam yerine konulmasıyla değerlidir.
Daha önceki birkaç on yılda önem atfedilen kesim sivil ve asker bürokratlar olmasına rağmen ilk kez 50’li yıllarda ülke nüfusunun çoğunluğunu teşkil eden köylülere değer verildiği ve değer verilebileceği gösterilmiştir. Ekonomi politikasında tarıma verilen ağırlık da bu değer verişin göstergesi sayılabilir. Köylü ilk kez o yıllarda ayakkabıyla, karşılaşabilmiştir. Şehri görmüş, sadece iktisadî zorunluluklardan dolayı değil, fakat aynı zamanda köyünün kendisine yetmemesinden dolayı da köyünü terk etmeye, şehre yerleşmeye başlamıştır. ’60’lı, ’70’li yılların temel karakteristiğini yetersiz de olsa ağır sanayi teşebbüsleri oluşturur. ’80’li yıllarda ise, ekonominin temel karakteristiğini iç ve dış ticaretteki hamleler belirler.
Tabiî bütün bu yıllar boyunca ’61 ve ’82 anayasalarına rağmen rejimin temel özellikleri değişmemiştir. Siyasî alanda olsun, iktisadî alanda olsun demokrasiyle uzlaştırılamayacak uygulamalar devam etmekte bulunmuştur. Ancak 1980 yılıyla gelen ve ’83’le hız kazanan serbest ticaret uygulaması hukukta bazı değişiklikleri zorunlu kılıyordu. Mesela, kaçakçılığın ihracata ve ithalata dönüştürülmesi, Türk parasını koruma kanununun kaldırılması, TL’nin konvertibl hale getirilmesi gibi radikal değişiklikler bu uygulama sadedinde sayılabilir. Bu değişiklikler aynı zamanda demokrasi talebini de yedeğinde getiriyordu. Nitekim, ilk kez Kürt meselesi böyle bir ortamda tartışma zeminine çekilebilmiştir. Rejimin temel rükünleri arasında sayılan devletçilik keza, bu dönemde sorgulanmıştır. Bunlar Türk siyaset alanında önemli gelişmeler sayılmalıdır.
Keza, Ceza Kanunu’nun 141., 142., 163. maddelerinin kaldırılması bu dönemde vuku bulmuştur. Şimdi, Türkiye’deki bu nitelikteki değişikliklerle dünya siyasasında vuku bulan ve adına Yeni Dünya Düzeni denilen değişiklik aynı zaman dilimine rastlamıştır. Yani, Türkiye’nin demokrasi talebi sadece kendisinin iç dinamiklerinin eseri olarak ortaya çıkmamış, fakat Yeni Dünya Düzeninin demokrasi ve liberalizm teklifleri ile de örtüşmüştür.
Ancak özellikle ’24 Anayasasının getirdiği retorik tümüyle aşılamadığından demokrasi konusundaki adımlar akim kalmış, aksamıştırAnayasaların üstünde askerin gölgesi hep mevcut olmuştur.
Şurası belirtilmeye değer: Demokratik düşünme tarzı, sadece bir spekülasyona atıfta bulunmuyor. Aynı zamanda Batı kültürünün sınıflı, köleli, ırkçı ve ayrımcı toplum yapısına işaret ediyor. Kökleri böyle bir hayat tarzına kadar iniyor. Böyle olunca demokrasi egemen sınıfın lehine çalışan bir mekanizma olma halinden tümüyle kurtulamıyor.
Fakat egemen sınıf veya zümre, bir biçimde fiili olarak hükümranlık mevkiinin (siyasî mekanizmanın) dışında kalırsa veya öyle bir zehaba kapılırsa, bu kez oyun bozanlık etmeyi denemekte kendince sakınca görmüyor. Türk siyasal hayatında özellikle cumhurbaşkanı seçimlerinde bu olayın kaideten ve sürekli tekrarlandığını görmek insana yalnızca usanç, bıkkınlık ve üzüntü vermekle kalmıyor, aynı zamanda, bu ülkede yaşayan insan adına umutsuzluk da telkin ediyor.
Bu defa da cumhurbaşkanı seçimi üzerinde aynı mihrakların bildik oyunlarını sergileyeceği anlaşılmaktadır. Halihazır Meclisin üye kompozisyonunu oluşturan siyasal partiler olsun, dışarda kalanlar olsun aynı yasanın hükümleri çerçevesinde, aynı şartlarla yarışmışlardır. Üstelik de, yürürlükteki yasalar, şimdiki sonucu almak üzere, yani koalisyon hükümetlerini bertaraf etme amacına yönelik olarak yürürlüğe konmuştur. Ama bunu kimse hatırlamak istemiyor. Kendini millet iradesinin üstünde görmek isteyenler, buna rağmen, kendilerine rağmen, her şeye rağmen oyun bozanlık etme alışkanlığından vazgeçmeyi bir türlü içine sindiremiyor.
Farkında değil ki, kendini iktidar hasretiyle yakıp kavuran husus, işte tam da onu yanlışa sürükleyen bu yanlış politikası ve o yanlışlıkta ısrar etme ihtirasıdır.
Yenişafak

21/12/2006

Articles

"Bal’ın hakikati"(bejan matur)

In ödüllü filmler,bal filmi,bal filmi eleştirileri,bal filmi izle,bejan matur yazıları,berlin film festivali,köşe yazıları,semih kaplanoğlu on Nisan 14, 2010 tarafından yusufmirza

‘Aynanın önü ve arkasında olanlar’ Semih Kaplanoğlu’nun sinemasını en iyi anlatan metafor bu. Çünkü Kaplanoğlu bize bir şeyi göstermiyor, o şeyin içine çağırıyor. Hatta çağırmakla kalmayıp içine kapatıyor. Bir tür kuantum alanı gibi. Her gün yanından geçip gittiğimiz, belki düşündüğümüz ama yeterince hissedemediğimiz anları, halleri izleyicisine yaşatıyor. Sinemada yarattığı yeniliği eleştirmenler anlatacaktır. Ben filmindeki şiirle ilgiliyim. Kelimelerin gerisindeki alanı ve derinliği fark eden bir yönetmen olarakmuhayyilesinde birikenlerle. Bal’ın bize gösterdiği derinlik, daha doğrusu yaşattığı derinlik şu ana kadar benim bildiğim yerli sinema örnekleri arasında yok.
Bazı filmler ruhunuzda bir yere değer. Bazıları ise değmekle kalmaz öyle bir yerin var olduğunu size hayretle fark ettirir. Kim Ki Duk’un, ‘İlkbahar, yaz, sonbahar, kış, ilkbahar…’ filmi, Nagisa Osima’nın ‘Duygu İmparatorluğu’, Taviani kardeşlerin ‘Kaos’u, Tarkovski’nin ‘Ayna’sı o hayretin iyi birer örneğidir.Aradan geçen onca zamana rağmen etkisi süren bu sinemanın sırrının nihayet Semih aracılığıyla bize de açılmış olması ne büyük bir şans. Bal’daki derinlik, bu topraklarda var olan ama bize henüz gösterilmemiş olan derinlik. Belki edebiyattan bildiğimiz ama görselliğe taşıyamadığımız.
Bal’ın başarısı tanımadığımız bir zaman ve hakikat algısını görselleştirmesinde. ‘Sadece estetik kaygı veya gerçeklik kavramından öte, zamanın bende daha derin karşılıkları var’ derken Kaplanoğlu’nun neyi kastettiğini Bal’da görüyoruz.Sözünü ettiği o derin karşılığın dilini kurabilmesi büyük bir imkan bir yönetmen için. Bunu başarmış olmak elbette onun kainat, varlık algısıyla ilgili.
Kaplanoğlu’nun bizi götürdüğü derinlik sadece ormanın derinliği değil. Salonda ışıklar sönüp ormanın derinlerine daldığımızda, ormanı bir varlık alanı gibi yaşadık. Filmin dakikaları bitse de Semih’in kamerasıyla dokunduğu yer kapanmadı. Ve etkisi devamla var. Ruhta kurduğu zaman işliyor hâlâ. Zaten iyi sinema da bu değil midir.Aslında olan ama farkında olamadığımız bir oluşu fark ettirmesi. Tıpkı şiir gibi. İmgelerin alanından ses vermesi.
Ve iyilik… Semih’in filmlerini diğer başarılı sinemacılardan mesela Nuri Bilge Ceylan’dan ayıran en önemli özellik filmlerindeki iyilik teması. Çünkü Semih, ruhun alanını iyilik ön kabulüyle ele alıyor. Varılacak yerde hep iyilik görüyor. Onun şeylere yaklaşımı, mekana, nesnelere, insana yaklaşımı çok sessiz görünse de gerisinde büyük bir dil var. Atmacanın, ormanın, derin ağaç gövdelerinin, masaya konan kırmızı elmaların, masa örtüsünün var olduğunu bizimle kurdukları fasılasız ilişkiden anlıyoruz. Bizimle konuşuyorlar çünkü onların varlık perdesi, izleyiciye aktarılmak üzereyönetmen tarafından kaldırılmış. Manayı kelimenin kalbine indiren nedenleri sezen bir yönetmen olarak Kaplanoğlu izleyicisine görünenin gerisindekini aktarıyor. Şiirin alanı o. Yüksek idrakin alanı. Bu idrakin yansımasını en iyi kurduğu karşıtlıklarda görüyoruz.
Doğaya ait bütün o belirsiz formların içine yerleştirdiği net geometriler onun sinemasındaki gizli matematiğe işaret ediyor. Mesela okuldaki çocukların yaydığı saflığın ve ışığın ortasına yerleştirdiği fanustan yansıyan dikdörtgen kırmızı okuma kokartları rasyonel olanı temsil ediyor. Yakup’un atölyesindeki keskilerin, bıçakların yerleştirilme biçimi keza. Arı kovanlarına ulaşmak için kurulan makara sisteminden iplere, mekaniğin doğa ile buluştuğu yerde kurulan karşıtlık filmde yakalanan hiçbir güzelliğin tesadüfi olmadığını gösteriyor. Ruhsallıkla taçlanmış yüksek bir akıl var filmde. Ve bana kalırsa filmi başarılı kılan da bu yanı. Ham bir doğa güzlemesi değil. Belli ki Kaplanoğlu, aklı kalbin emrine vermenin mucizesini keşfetmiş.Sinemasını anlatırken külli iradeden söz etmesi boşuna değil; ‘Bu dünyanın görüntüsünün sadece görünenden ibaret olmadığı. Külli bir iradenin içinde onun da varlığını sezerek yaşıyor olduğumuz.’ cümlesiyle kendisini anlatması tesadüf olabilir mi?
Bir de Yusufvar tabii. Daha doğrusu filmde Yusuf, temsil ettikleriyle var.Çünkü Semih bize çocuğu göstermiyor, çocuk aracılığıyla bir ruhu gösteriyor. Mucizeyi gösteriyor. Anlatılanların Yusuf’un gözünden aktarılmaması yönetmenin net seçimi. “Çocuğun gözünden anlatılan hikaye” sığlığına ve sömürüsüne düşmeden bir hakikate işaret edilebileceğini kanıtlıyor.Filmdeçocuğun aracılık ettiği bir ruhsal alan var. Çocuk bir ruh orada, ruha varışın aracı. Adı, imgesi, hakikatiyle insanın başlangıç hikayesine göndermeler yapan bir figür Yusuf.
Filmi izledikten sonra içine girdiğim sessizliğin neyle ilgili olduğunu anlamayaçalıştım. Değil mi ki iyi filmler bende hep sessiz kalma ve yürüme duygusu uyandırır. Ama Bal’da tanıdığım bu histen fazlası vardı. Çünkü film bittiğinde herkes öyle bir derinliğe ve sessizliğe çekilmişti ki, çoğu tanıdık olan izleyiciler salondan görünür bir sessizlikle dağıldılar. Film izleyicilerine birbirleriyle vedalaşmaları için bile bir kelime bırakmamıştı. Kendisi konuşuyordu çünkü. Dipten dibe ruhta işliyordu. Muhteşembir sessizlikti.
Bal’ı izledikten sonra, bu dilsiz olmayan sessizliği bize yaşatan Semih’le aynı ülkede yaşamanın, onu tanımanın gururunu hissettim. Ve beni daha da mutlu eden Almanya’dan verilen ödülün nasıl hak edilmiş olduğunu görmekti. Haniödül konjonktürel de olabilirdi. Susuz Yaz’dan sonra elli beş yıl geçmiş ve sıra bir Türk yönetmene gelmiş olabilirdi. Ama değil işte. Semih yarattığı dünyanın içine haklı olarak Berlin jürisini de çekmeyi başarmış. Ve kendi mucizesine, ki hayattır o, onları da ortak etmiş.
Orhan Pamuk, Yeni Hayat romanına ‘bir kitap okudum vehayatım değişti’ diye başlamıştı.Türkiye’deki sinema izleyicisi Semih’inBal filminden sonra, aynı iddialı cümleyi artık gönül rahatlığı ile kurabilir. Çünkü bildiğimiz bütün anlatım olanaklarını zorlayan, bilmediğimizi bize kanıtlayan bir sinema ile karşı karşıyayız.

Articles

Saadet’in Pusulası

In akp,anap,anayasa değişim paketleri,chp,köşe yazıları,mhp,partiler,saadet,siyaset,yeni anayasa,zaman gazetesi yazıları on Mart 30, 2010 tarafından yusufmirza

Anayasa değişikliği tartışmalarında reddiyecilere getirilen ‘sizin teklifinizi görelim’ eleştirisi etkisini gösterdi. Komşular pazarda görsün nevinden de olsa güzel gelişme.
Anayasa önerileri siyasi partilerin ülke tasavvuru ve hayallerinin özeti. Bizim gibi anayasası darbe döneminde yazılmış ve antidemokratik düzenlemelerden bizar olmuş ülkelerde, bu konudaki sessizlik hayra alamet değildir. Söyleyecek sözü olmayan siyasetçi ve parti hakkında iyi düşünülmez.
Kamuoyu baskılarına dayanamayan CHP, altı maddelik bir paket açıkladı. Yasak savmak için apar topar bir araya getirilmiş izlenimi veren pakette ‘cek, cak’tan geçilmiyor. Seçim bildirgesinden kopyalanmış intibaı uyandırıyor. Ağırlıklı olarak Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili ifadeler var. Anamuhalefet partisinin en hassas olduğu nokta tekrar tescillenmiş oldu. Yine de genelgeçer ifadelerden sıyrılmamışlar. Kurul üyeleri yargı mensupları tarafından seçilecek deniyor. Yüksek yargı ile birinci kademe arasında nasıl bir paylaşım öngörülüyor, belli değil. Belki de birinci kademeye seçme ve seçilme hakkı yine verilmeyecek; al gülüm ver gülüm düzeni devam edecek. Tartışmanın kilitlendiği nokta hakkındaki görüşleri hâlâ ortada yok. Sendikalaşma ve grev haklarıyla ilgili somut teklifler var. Bunlar da, memurlara toplu sözleşme hakkına oy vermediklerinde ‘biz daha iyisini teklif ettik’ demenin yapı taşları gibi. Altyapısı hakkında yeterince hazırlık yapılmamış.
AK Partililerin ziyaretleri, en hazırlıklı partinin Saadet olduğunu gösterdi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a sundukları alternatif paketin ayrıntılarını tam bilmiyoruz. Ancak basına açıklanan kısmında çelişkili bir durum var. Genel Başkan Numan Kurtulmuş, bir asıl, bir de pansuman öneri sunuyor. Asıl teklifte kurucu meclis statüsünde paralel bir parlamento öneriyor. Anayasa Meclisi’nin kuruluşu için seçim sisteminin değiştirilmesini ve dar bölgeye geçilmesini istiyor. Söylenenlerin gerçekleşmesi için şu anda konuşulandan daha kapsamlı anayasa değişiklikleri gerekiyor. Uygulanma şansı bulacağını düşünmüyorum. Köklü bir sistem değişikliği anlamına geldiği için mevcut partilerin mutabakatını elde etmek zor. ‘Anayasamı deldirtmem’ diye feveran eden darbeci Cumhurbaşkanı Kenan Evren’den daha korumacı şekilde mevzilenenlere, bütüncül değişiklik nasıl kabul ettirilecek? Ancak uzun bir süreçte ve küçük bir ihtimal olarak referandumla hayata geçirilebilir.
Kurtulmuş’un pusula talebi de uygulanabilir değil ve kendi içinde çelişkili. SP lideri şöyle diyor: “Anayasa değişikliği, bir paket olarak getirildi. Pakete, önümüzdeki günlerde ilave maddeler olabilir veya çıkartılabilir. Referanduma bir paket olarak sunmaktansa, YSK’nın düzenleyeceği bir oy pusulasında madde madde milletin oyuna sunmanın daha doğru bir yol olduğu kanaatindeyiz.” Taslak paketin haberini ilk gün ‘Bu inat niye?’ başlığıyla duyuran Milliyet Gazetesi, bu öneriye balıklama atladı. Kurtulmuş’un teklifi uygulanma zorluğu yanında birinci kısımla çelişiyor. “Anayasa Meclisi’nin hazırlayacağı taslağın da referanduma gitmesi sağlanmalı.” diyor, Numan Bey. Aynı mantıktan hareket edersek, yeniden yazılan anayasanın da tek tek pusulada gösterilmesi gerekir. Yaklaşık 200 maddeden oluşan anayasanın oy pusulasında madde madde halkın onayına sunulması fantezi ötesi bir durum olur. Numan Bey’in iyi niyetinden şüphem yok. Ama taleplerin üzerinde stratejik düşünme yapılmadığı ortada. Numan Bey’in 367 sürecinde partisine rağmen Meclis’e giren Ümmet Kandoğan’ın tecrübelerinden yararlanmasında fayda var. ANAP ve DYP’yi siyasi mevta haline getiren tavırları iyi analiz etmek lazım. b.korucu@zaman.com.tr
30 Mart 2010, Salı

Articles

Aydınlar ve Siyâset

In durmuş hocaoğlu,durmuş hocaoğlu yazıları,köşe yazıları,yeniçağ gazetesi,yeniçağ köşe yazıları on Mart 25, 2010 tarafından yusufmirza

Aydın’ın ihâneti gerçek’ten bilkast uzaklaşmaktır. Vâkıa gerçek’ten bilerek uzaklaşan herkes bir mücrimdir; ama bu kişi bir aydın olunca bu cürmün adı ihânet olur. Onun içindir ki aydın tipinin en mümtaz nümûnesi olan filozofu, Kant, aşağıda da göreceğimiz gibi, “gerçeğe ihânet edemeyen – etmeyenedemeyen – kişi olarak târif etmiştir. Bu hüküm iliklerine kadar doğrudur, zîrâ, filozof, esâsen hakîkat âşığından başkası değildir. değil
İmdi, gerçeğe ihânet etmenin çok çeşitli sâikleri ve yolları vardır: Sermâye’nin emrine girmek, şahsî menfaat birliği kurmak ve siyâsete girmek bunların en başında gelenleridir. Gerçi siyâset ile ilgilenen her aydının mutlaka ihânet kastı içinde olduğunu söyleyemeyiz, ama, siyâset, tabiatı îcâbı, saf hakîkat ile çatışma içinde olmakla böyle bir ihâneti potansiyel olarak içinde taşır.
Bu noktada, tarih boyunca üzerinde çok durulan, aydınların siyâsetle alâkalarını kabaca üç ana başlık altında toparlayabiliriz:
I: Aydınların siyâseti bilfiil ele almaları gerektiğini ileri süren ve aydını siyâsetin tam merkezine yerleştiren görüş. Bu fikrin en mümtaz temsilcisi olan “Bilge Hükümdarlar” doktrininin bânii Platon’un – bilhassa Devlet (Politei), Devlet Adamı (Politikos)ve Kanunlar (Nomoi) isimli eserlerinde geliştirdiği – felsefesinin temelini oluşturan ‘Logos’, ‘Nomos’, ‘Taxis’ (Akıl, Kanun, Düzen) prensiplerince, bu, kusursuz Kozmik bir düzenin Arz’da te’sîsi için zarûrîdir ve asla ve kat’a şahsî bir menfaat gayesi gütmemeyi âmirdir. Öylesine âmirdir ki, filozoflar için hükümdarlık, Platon’a göre, şahsî bir ihtiras değil, bir vazîfedir; hattâ onlar hükümdar olmak istemezlerse, buna zorlanmalıdırlar [Devlet: 497.a]. Ne var ki, bu, boş bir hülyâdır; işin içine iktidarın câzibesinin tevlîd ettiği “güç” girince ona mukavemet ederek temiz kalabilmek ancak peygamberlik ile kabildir ve aydınlar da peygamber değildir.

II: Aydınların hükümdâra – yâni siyâsetçiye – “âkil adem” olarak ve O’nun üzerinde bağlayıcılığı olacak tarzda müşâvirlik yapmasını ve siyâsetçinin de hikmetin sâhibi olan bu muhkem ve muhterem eşhâsdan sâdır olan Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) ile amel etmelerini öngören “Hakîm Müşâvirler” doktrini. Bu görüşün en önemli temsilcilerinden olan Yusuf Has Hâcib, Mîlâdî 1070 (Hicrî 462) yılında tamamlanan ve yazılması birbuçuk yıl süren âbidevî eseri Kutadgu Bilig‘de, kâmil bir devlet yönetimi için, dört esâsı göz önünde tutmuştur [R. Rahmeti Arat., “Kutadgu Bilig”., İ.A., C: 6., s.1040b, pr: 3]: 1. Doğru Kanun. Temsilcisi: Hükümdar Kün-Toğdı; 2: Saâdet (Kut). Temsilcisi: Vezîr Ay-Toldı; 3: Akıl. Temsilcisi: Ay-Toldı oğlu Ögdülmiş; 4: Âkıbet. Temsilcisi: Zâhid Odgurmuş. Bunlardan Vezîr Ay-Toldı’nın oğlu Ögdülmiş olgun yaşa erişince babasının yerine vezîr olur. Birçok meziyetlere sâhip, âlim ve fâzıl bir zat olan bu vezîr, hükümdârı ile son derece önemli konuları büyük bir açıklıkla konuşmakta, Hükümdar’ın düşünen beyni olarak ona adetâ ders vermektedir.
III. Aydınların siyâsetten ve siyâsetçiden kat’iyyen uzak durmasını öngören ve siyâsetçi ile aydının kesin ayrılığını öngörmesi hasebiyle, “Ayrımcı” (Separasyonist) olarak adlandırabileceğimiz görüş. Meselâ bu görüşü savunan Kant, ideal aydın tipi ve “gerçeğe ihanet edemeyen ve kendi aralarında şahsî dâva birliği yapma ehliyetleri de olmayan” filozofların siyâsetle kurmaları gereken alâkayı şu vecîz cümlelerle ifâde etmektedir [Ebedî Barış., “İkinci Ek: Ebedî Barışın Gizli Maddesi”]:

“Kıralların filozof ve filozofların kıral olmasını beklememeli ve bunu dilememelidir; çünkü iktidarda olmak, aklın muhakeme ka­biliyetini ifsat eder. Fakat kıralların veya, eşitlik prensibi altında yaşayan kıral – milletlerin, filozofları ortadan kaldırmaya veya sus­turmaya kalkışmamaları, aksine onları alenî olarak konuşturtmaları gerekir; böyle yapmak, kendi işleri ve davranışları hakkında dai­ma aydınlatılması gereken iyi bir hükümet idaresinin başlıca şar­tıdır. Kaldı ki filozoflar, tabiatları icabı, gerçeğe ihanet edemiyecekleri gibi kendi aralarında şahsî dâva birliği yapma ehliyetleri de olmadığından, bunlar propagandacılık töhmetinden de beri kalırlar.”

 Durmuş Hocaoğlu
Yeniçağ Gazetesi / 02.01.2009 Cuma

Articles

Yıl 2040, Yer Kürdistan

In karışık,köşe yazıları,kürdistan,kürtler,mustafa akyol,mustafa akyol yazıları,star gazetesi yazıları,Yer Kürdistan,Yıl 2040 on Mart 20, 2010 tarafından yusufmirza

[7 Ekim 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

KRT (Kürt Radyo ve Televizyonu) 19.30 Ana Haber Bülteni:
– Sayın seyirciler, bugün Ulusal Şef tarafından Botan Cumhuriyet Parkı’nda yapılan açıklamada Kürt Ulusal Devrimi’nin kazanımları tüm ulusa hatırlatıldı. Emperyalizme karşı verilen çetin bir savaşımdan sonra elde edilen bağımsızlığın her Kürt için en kutsal değer olduğunun altını çizen Ulusal Şef, on yıl önce kaybettiğimiz Yüce Önderlik’in ilkelerinin önemini de bir kez daha vurguladı.
Ancak Kürdistan’ı karanlıklardan aydınlığa çıkarma mücadelesinin henüz yeni başladığını, gerekirse bin yıl daha süreceğini belirten Ulusal Şef şöyle dedi:
Tarihin en eski ve uygar ulusu olan, matematiği ve tekerleği icad eden, başka herkesten önce çömlek yapan Kürtlerin bu medeni vasfı, ne yazık ki bin yıl önce kendilerine zorla unutturulmuştur. Önce Arap sonra da Türk emperyalizmi altına giren halkımız, hem öz benliğinden uzaklaştırılmış, hem de kasten geri bıraktırılarak fakirliğe mahkum edilmiştir.”
Bu makûs talihi yenmek için başlayan Kürt Ulusal Devrimi’nin azimle yoluna devam ettiğini belirten Ulusal Şef, çok partili düzen isteyenlerin gaflet içinde olduklarını söyledi. Kürdistan’ın dört bir yanının düşmanlarla çevrildiğini, eski emperyalist döneme özlem duyan Türk işbirlikçilerinin ve kafaları örümcek ağları ile sarılmış gericilerin ise pusuda beklediğini anlatan Ulusal Şef, “demokrasi elbette nihai hedefimizdir, ancak devrimi başlatan önce onu tamamlayacaktır” dedi.

Ulusal Şef, sık sık alkışlarla kesilen konuşmasında Kürt halkını toprak ağalarının boyunduruğundan kurtarmak için üç yıl önce başlatılan ulusal kollektivizasyon programındaki sevindirici gelişmelere de değindi. “Bu kan içici yarasa sınıfı artık tarihe karışmaktadır” müjdesini verirken, devletleştirilen toprakların sadece Kürdistan Halk Partisi üyelerine dağıtıldığı yönündeki asılsız söylentilerin de hain dimağların ürünü olduğunu belirtti.
Sayın seyirciler, gündemdeki diğer bazı haber başlıkları şöyle:
– Amed pazarında “Vatandaş Kürtçe Konuş” kanuna muhalefet ettikleri tespit edilen üç kişi gözaltına alındı. İçişleri Bakanı, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, kendilerini Türk zanneden bu gafillerin öz be öz Kürt olduğunu, Yeniden Biliçlendirme Programı çerçevesinde eğitim kamplarına gönderileceklerini açıkladı.
İrticaya karşı yürütülen operasyonlarda iki ayrı grup, kullandıkları yasadışı dinci yayınlar, Arapça yazılı tabelalar, tesbihler, bilgisayarlar ve iPhone 8G telefonlar ile birlikte tutuklandı. Arap ve Türk mollaların kitaplarını okuyup çoğaltarak ümmetçi propaganda yürüttükleri tespit edilen mürtecilerin, devrim kanunlarına muhalefetten Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanması bekleniyor.
Sayın seyirciler, aldığımız bir son dakika gelişmesini aktarıyoruz. Ararat dağı civarında bir grup Türk işbirlikçisi eşkıyanın başlattığı isyana yeni bir darbe daha indirildi. Kürd’ün demir kartalları asileri bomba yağmuruna tutarken, bazı şakilerin de Zilan deresinde sıkıştırıldığı bilgileri geliyor…
(NOT: Gelecek elbette bugünden bilinmez. Yukarıdaki “kara senaryo” da, George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” gibi, biraz karikatürizedir. Ancak gerçekleşmesi hiç de ihtimal dışı değildir. Kürt milliyetçilerinin kapıldığı ideolojik hastalıklardan böyle despot bir devlet pekâlâ çıkar.
İşbu sebeple, bugünkü “Kürt açılımı”nın başarıya ulaşması, hem Türkiye genelinin hem de Kürtler’in hayrınadır. Kürtler’in selameti, “Türkler”den değil, despotizmden kurtulmaktadır.
Ha, eğer böyle bir devlet kurulursa, bunun sorumlusu da sadece “Kürt devrimcileri” değil, aynı zamanda Kürtleri Türkiye’den soğutmak için her yolu deneyen ve her açılımı baltalayan Türkçüler olacaktır. Baykal, Bahçeli ve daha niceleri gibi…)

Articles

nihilizm [Aliya İzzetbegoviç]

In aliya izzetbegoviç,dergilerdeki makale,köşe yazıları,nihilizm,nihilizm hakkında yazılar,nihilizm nedir? on Mart 15, 2010 tarafından yusufmirza

[..] Çağdaş nihilizmi uygarlık içinde bir din şekli olarak gösteren gerçek şurada mevzubahistir: Nihilizm, Allah’ı inkar etmek değildir. O, çağdaş insanların hayatında Tanrı yokluğuna veya -Beckett’e göre- “insan” yokluğuna, insanın mümkün olmayışına, varlığın şartları altında gerçekleşmesinin mümkün olmayışına karşı protestodur. Bu tutum ise insan ve dünya hakkında ilmî değil, dinî bir anlayışı ihtiva ediyor. İlmin anladığı insan mümkündür ve tahakkuk etmiştir. Ancak “sonu olan her şey gayri insanîdir”. “İnsan beyhude bir çabadır” diyen Sartre’ın meşhur sözü, sedasına göre olduğu kadar manasına göre de dinîdir. Çünkü materyalizmde ne iştiyak ne beyhudelik yoktur; beyhudelik yoktur, çünkü iştiyak yoktur. Maksadı yüksek manası ile reddetmekle, materyalizm, manasız ve beyhude olmak riskiden kurtulmuştur.
Materyalizmde dünya ve insanın pratik bir gayesi ve zoolojik olsa da fonksiyonu vardır. İnsanın beyhude bir ihtiras olduğu iddiası, insan ile dünyanın tetabuk içinde olmadıkları şuurunu tazammun eder. Her din de dünyaya karşı aynı tarzda radikal bir tutumla başlamıştı. Sartre’ın “beyhudeliği” veya Camus’un “absürd”ü için maksat ve mana aramak şarttır; bu arayış ise -dininkinden farklı olarak- başarısızlıkla sonuçlanıyor. Bu arayış esas itibarı ile dinîdir, çünkü insan hayatının dünyevî gayesinin, fonksiyonunun reddi manasındandır. Allah’ı aramak, her ne olursa olsun din demektir. Fakat her arayış mutlaka bulmak demek değildir.
Nihilizm sukûtu hayaldir, fakat dünya ve düzen yüzünden değil, kainatta Allah yoktur diyen anlayış yüzünden. Eğer insan bir daha yaşamamak üzere ölüyorsa, o zaman her şey beyhude ve manasızdır. (Kşl: Kur’an 23/115) Absürd felsefesi gerçekte sarih olarak dinden bahsetmez, fakat insan ile dünyanın aynı ölçüye göre biçilmiş olmadıkları kanaatini açıkça izhar etmektedir. Netice olarak vardığı hüküm müstesna, bütün merhalelerinde dinî mahiyette olan bir sıkıntıyı dile getirmektedir. Nihilizme göre olduğu gibi dine göre de insan bu dünyada yabancıdır. Nihilizme göre, ümitsizce kaybolmuş; dine göre ise, kurtuluşu için ümidi olan bir yabancı…
Albert Camus’un aşağıdaki düşüncelerine ancak sukûtu hayale uğramış inanan bir kişinin fikirleri olarak anlamak mümkündür: “Hayallerle aydınlığı birden yokolan bir dünyada insan kendini yabancı hissediyor. Çıkış yolu bulunmayan bir sürgündür bu. Çünkü ne kaybedilen yurtla ilgili hatıralar var, ne de eninde sonunda bir Arz-ı Mev’ud’a varılacağı ümidi…” Veya: “Ağaçlar arasında bir ağaç olsaydım o zaman hayatın bir manası olurdu, yahut başka bir ifade ile bu problem ortaya çıkmayacaktı. Çünkü ben, şimdi bütün şuurumla karşı koymakta olduğum bu dünyanın bir parçası daha doğrusu bu dünyanın kendisi olacaktım..” “Tanrının varolmadığı ve insanın ölmekte olduğu hasebiyle her şeye müsaade vardır.” Son zikredilen fikrin akılcı düşünürlerin sığ ateizmi ile hiçbir alakası yoktur. Bilakis bu ifade Tanrıyı ararken yorulmuş olan ve O’nu bulmayı beceremeyen bir ruhun bastırılmış bedduasıdır. “Ümitsizlik sebebi ile ateizm”dir bu.
Ahlakî hürriyet meselesinde egzistansyalizmin tutumu dininkinin aynısıdır. Fransız kadın yazar Simone de Bouvoire şöyle yazıyor: “İnsan başlangıçta hiçbir şey değildir. İyi veya kötü olması, kendine, yani hürriyeti kabul veya red etmesine bağlıdır… Gayelerini hürriyet ile mutlak surette ortaya koyar ve hiçbir yabancı kuvvet ölüm de olsa hürriyetin tesis ettiği şeyi yok edemez.. Eğer oyun peşinen kaybedilip kazanılmamışsa, o zaman dakikadan dakikaya mücadele etmek ve tehlikeyi göz almak icap eder.” (“L’existanlialişme etla Sagesse des Nations” adlı eserinde). Hatta Sartre’ın varlık ikiliği de (étre en soi ve étre pour soi) materyalizmin açıkça bir inkarıdır.
Âsi gençlik (yahut hippiler) bir bakımdan egzistansyalizmin devamı, onun pratik ifadesi, tatbikatıdırlar. Onların ilerlemeye karşı protestosu -aşırı ve absürd şekline rağmen- bu hareketin yaptığı en büyük hizmettir ve bu hizmet onu çağımızın otantik kültür fenomeni kılmıştır. İlerlemeyi reddetmenin kaynağı ise, hiç olmazsa temel önermelerinde dinî olan bir felsefe olabilir.
Uygarlığın bu tenkidi onun reddedilmesini talep etmek demek değildir. Uygarlık -istesek de- reddedilmez. Mümkün ve mutlaka lazım olan ise, hakkındaki efsaneyi yıkmaktır. Ki, dünyanın hümanizasyonunun devamı için bu şarttır ve kültürün en büyük vazifesini de bu teşkil etmektedir.
Aliya İzzetbegoviç – Doğu ve Batı arasında İslam – (İslâm Izmedju Iskota, Zapada Ireca Alternative) Nehir Yay. S. 126-127

Articles

Son Adamın Ölümü(kalecilik üstüne ve enke)

In fikret doğan yazıları,futbol yazıları,kaleci,kalecilik,köşe yazıları,robert enke,taraf gazetesi,taraf yazıları on Mart 4, 2010 tarafından yusufmirza

Kaleci bir numaradır, ama bu onun son adam olduğu gerçeğini değiştirmez. O formayı sırtında taşıma hakkı yalnız ona verilmiştir, çünkü günah keçilerinden oluşan listenin en tepesinde hep onun ismi yazılıdır. Nitekim kaleciyi en çok yıkan şey rakip oyuncunun gol sevinci değildir, tam tersine kendi takım arkadaşının sırt sıvazlamasıdır; teselli kisvesi altında ana avrat düz gidildiğinin farkındadır o. Her gol dünyanın ikiyüzlülüğünü kalecinin yüreğine çakan bir çividir.

Robert Enke salı akşamı arabasını hemzemin geçidin yakınlarında park etti. Hava çoktan kararmıştı, tıpkı simsiyah bulutlarla kaplı ruhu gibi. Artık hayat yolunda yürümek istemiyordu, o yüzden rayların arasında yürümeye başladı, ta ki karşıdan ölüm meleği kılığında gelen trenin ışığı gözlerini kamaştırıncaya dek. Zifiri karanlığın içinde bir daha sonsuza dek görünmemek üzere parlayıveren hayatın en esaslı kurtarışıdır intihar.

Kaleci yalnız adamdır, aksi takdirde takım arkadaşları ona sürekli sırtlarını dönmezlerdi. Oysa dostluğun en önemli ölçüsü yüz yüze bakabilmektir. Diğerleri utançtan gözlerini kaçırıyorlardır, çünkü dünyayı fethetme bahanesiyle talana çıkmışlardır aslında. Kaleciyse her türlü yağmaya, tecavüze ve şiddete karşı nefsini köreltmiştir. Kaleyi, yani insanlığın son mevzisi olan evi korumaya adamıştır kendisini. Daha insani bir yaşam için hayvani dürtülerin bastırılması gerektiğini söyleyen Freud’un öğretisi serinkanlı kalecinin duruşunda cisimlenir.
Robert Enke tumturaklı laflar yumurtlayan bir kaleci değildi. Kurtarışları kadar efendiliğiyle de dört dörtlük bir kale bekçisiydi. Oliver Kahn veya Jens Lehmann gibi etrafa bağırıp çağırmak, rakibi kedi tutar gibi ensesinden yakalamak, forvet oyuncularına çaktırmadan dirsek atmak ona yabancı şeylerdi. Öteki kalecinin kuyusunu kazdığı hiç görülmemişti. Rekabeti değil, dayanışmayı seviyordu. İstiyordu ki, herkes ona güvensin. Ne ki, ondan esirgenen tam da buydu işte. O yüzden büyük kulüplerde tutunamamıştı. Ölümünün hemen ardından yapılan bir ayinde vaaz veren kadın başrahip “asla yalnız yürümeyeceksin” diye sesleniyordu ona. Oysa o hep yalnız yürüdüğü için bir salı akşamı karanlıkta yürümek zorunda kalmıştı, yüzlerini güneşe dönen çiçekler gibi.

Kaleci ayrıcalıklı adamdır, ama yerinde duramayan bir sincabı andıran o meşin yuvarlağa elle dokunabildiği için değil, gözünü ufka dikmiş kadim denizcilerin gözleriyle sahayı genişliğine görebildiği için. Kaleyi bir sur gibi çevreleyen ceza sahasının gardiyanıdır o. Ama iki direk arasında volta attıkça anlayacaktır, bu hapishanenin tek bir tutuklusu vardır, o da kendisidir. Yine de sahadaki en özgür insan odur, çünkü kendi arzusuyla oradadır, çünkü saf irade kalecinin bedeninde ete kemiğe bürünmüştür, çünkü Heidegger’in deyişiyle özgür olmak korumak demektir.

Robert Enke’yi ölüme götüren hastalığın kökü derinlerdedir, ama hiç kuşku yok ki, fitili İstanbul’da tutuşturulmuştur. Pislik deryasının içinde yüzen futbol basını daha o Kadıköy’e adımını atmadan onu Barcelona’nın üçüncü kalecisi diye aşağılayarak taraftarı kışkırtmıştır. Ademoğluna tepeden bakan birine kalem vermek bir caninin eline balta tutuşturmaktan farksızdır.

Kaleci vakur bir duruşla kalesini bekleyen şövalyedir; diğerleri haldır haldır apış arası bir kokuyla düşman topraklarına saldırırken o göğsünü siper ediyordur surları döven top atışlarına. İşte tam da bu yüzden Kral Arthur’un yuvarlak masasında oturan herkes kalecidir. Atlas nasıl sonsuza dek dünyayı sırtlıyorsa, kaleci de aynı sorumluluk bilinciyle evinin kapısı önünde öyle geceliyordur. Arada bir yumurtlaması dalgınlıktan değil, aşırı uykusuzluktandır.

Robert Enke’nin İstanbul’u apar topar terketmesini profesyonel bulmayanlara verdiği cevap şuydu: “Tribünlerden öyle bir öfke yükseliyordu ki, orda kalmaya değmezdi.” Ama bazen de en despot, en demokrat hoca Azrail’in seni dışarı çıkarmasını beklemezsin, sen kendin yürürsün karanlığa doğru, yüzlerini güneşe dönen çiçekler gibi; çünkü dünyadan nefti bir nefret yükseliyordur. İki yaşında göçüp giden küçük kızının hatırasını bir cezayirmenekşesi gibi taşırsın kalbinde. İnsanoğlunun en büyük ayıbıdır ha deyince ölememek; intihar bu ayıbı düzelten tek ahlâki davranıştır. “‘Yalnızca çabalamaya değmez’ demektir kendini öldürmek” derken Albert Camus ne dediğini iyi biliyordu, çünkü kendisi de bir kaleciydi.

Kaleci kıyamet gününde evini bekleyen son adamdır. Onun ölümü sorumluluk duygusunun da mezara gireceğinin habercisidir.
              Fikret Doğan Taraf Gazetesi 15.11.2009