Articles

‘Orhan Veli şiirinin modernlikle ilgisi yok’

In edebiyat, Hilmi yavuz, Hilmi Yavuz şiirleri, Hilmi yavuzla söyleşi, kitap ekleri, söyleşiler, zaman kitap eki on Mart 30, 2010 by yusufmirza

Hilmi Yavuz, belki de entelektüel hayatının en verimli dönemini yaşıyor. Geçen aylarda yayımlanan İslam’ın Zihin Tarihi’nin ardından, Yavuz’un şimdi de Alafrangalığın Tarihi adlı kitabı okurla buluştu. Kitapta, resmi ideoloji ve entelektüel tarihimize dair tam anlamıyla ezber bozan savlar var. Hilmi hocayla Alafrangalığın Tarihi’ni konuştuk.

Hocam, kitabın Sunuş’unda alafrangalığımızın tarihini belirleyen sebepleri sayarken modernleşme, Oryantalizm ve rasyonalite (dolayısıyla Aydınlanma) kavramlarını sıralıyorsunuz. Kitabın ilk bölümündeki yazılar Aydınlanma üzerine. Bunu, alafrangalığımızın tarihini belirleyen en önemli kavramın Aydınlanma olduğu şeklinde mi okumalıyız?
Elbette! Cumhuriyet modernleşmesi Aydınlanma’nın yanlış okunması (ya da yanlış tercüme edilmesi) ile malûldür. Kant’ın o çok ünlü “Aydınlanma Nedir?” risalesinde özetlendiği biçimiyle, insan hayatında en ‘hakiki’ yol gösterici ‘Akıl’dır. Fakat Cumhuriyet, bunu “en hakiki mürşit, ilimdir” diye okumakla malûldür. Bu, bilimin dışında kalan ne varsa tümünün akıl-dışı olduğu anlamına gelir. Oysa gündelik hayatımız, bilimin rasyonalitesi dışında, tümüyle rasyonalizasyonlara dayanır. Mutfakta elinden bardağı düşüren birine “Neden düşürdün?” sorusu, yanıtın ‘genel yerçekimi yasası’ olduğunu öğrenmek için sorulmaz;- onu “sen niçin düşürdün?” sorusunun cevabını öğrenmek için sorulur: Ayağı halıya mı takılmıştır, kulağının çevresinde arı mı dolaşmaktadır… vb. gibi!
‘Bilim’ ve ‘Akıl’ farklı şeyler
Rasyonalizasyonlar, ‘Akıl’ ile ‘Bilim’in ayniyetinden (özdeşliğinden) söz edebilmemizi mümkün kılmaz. Din, gündelik hayatın rasyonalizasyonunda, insanın başvurabileceği en kuşatıcı referanslardan biridir. Dinin kamusal alanda dolaşımını meşru kılan da onun gündelik hayatın rasyonalizasyonunu sağlayan en önemli imkân oluşudur.
Cumhuriyet Aydınlanması’nın ‘kritik akıl’ yerine, ‘jakoben akıl’ı temellük edişinin arkasında da, ‘Bilim’le ‘Akıl’ın ayniyeti varsayımının bulunduğunu düşünüyorum. Kritik akıl (Voltaire’in akıl’ı), rasyonalitenin ötesinde, rasyonalizasyonların da gündelik hayatı belirlediği olgusunu dışta bırakmaz. Jakoben akıl ise (Robespierre’in akıl’ı) ‘Akıl’ı mutlaklaştırır ve bu mutlaklaştırmayı da onu bilimle aynîleştirerek yapar. Özellikle şunu da belirteyim: Alafrangalığın Tarihi’nin düzenlenmesinde ve Aydınlanma yazılarının ilk bölümü oluşturmasında, kitabın editörlerinden sevgili Sakine Korkmaz’ın dikkati ve emeği vardır.
Atatürk’ün ünlü sözü için, “Hayatta en hakiki mürşit akıldır” şeklinde olmalıydı, deyişinize Kemalistler epey kızacak… Ayrıca Kemalizm’in radikal müdahalelerinin modernleşmeyi değil, olsa olsa modernleşememeyi hazırladığını söylüyorsunuz.
Onlar bana kızacakları kadar kızdılar zaten…
Foucault’dan aktarıyorsunuz: Aydınlanmacıların hayali yalnızca mükemmel bir toplum inşa etmek değil, aynı zamanda ‘askeri bir toplum’ meydana getirmekmiş. Bugün ‘Aydınlanmacılarımızın’ asker-sever olmasının kökenleri bu tespitte mi aranmalı?
Foucault’nun ‘askerî bir toplum’ inşa etme hayalinden kastettiği, disiplinli bir toplumdur. Bir nevi ‘mutî insan’ (‘homo docilis’) özlemi! ‘Aydınlanmış Despot’un (‘Enlightened Despot’) buyruklarına kayıtsız koşulsuz uyan, uysal ve boyun eğmiş bir topluluk! Bu konsepte tastamam denk düşen de, elbette askerî bir toplum olacaktır. Bugünkü Aydınlanmacıların Jakoben Aydınlanma’yı tercih etmiş olmalarının nedeni de, elbette, Akıl’ı mutlak anlamda tekelinde tutan bir Aydınlanmış Despot’a ihtiyaç duymalarındandır. Bu arada belirteyim: ‘Aydınlanmış Despot’ kavramı benim icadım değil. Dileyen, özellikle kendisini ‘Voltaire’in talebesi’ ilan eden Rus Çariçesi Katerina üzerine yazılan Aydınlanmacı metinlere bakabilir.
Foucault demişken, onun şu cümlesini de analım: “Dünya, kapitalizmin oluşumuna özgü siyasal iktidar biçimlerinden ayrılması mümkün olmayan Batılı kültürden kurtulup özgürleşmiş olacaktır”. Peki, biz de Batı’dan kurtulduğumuz ölçüde mi özgür olabiliriz gerçekten? Bunu, bir medeniyet meselesi olarak ele aldığınız Avrupa Birliği bağlamında da soruyorum.
Foucault’nun bu tespitinin büyük önem taşıdığını düşünüyorum;- şundan dolayı: Her zaman söylediğim gibi, Türk Batılılaşması ya da Modernleşmesi, düpedüz bir Oryantalizm üretmiştir. Kısacası, Avrupalı olmamız değil, Avrupalı gibi olmamız sözkonusuydu:-öyle de olmuştur! Avrupa Birliği de bir medeniyet projesidir ve bu projede aslî üyelik bu Medeniyet’e ‘ait’ olanlar; imtiyazlı ortaklık da bizim gibi Avrupa Medeniyeti’ne ‘mensup’ olanlar için geçerlidir.
‘Batılılaşma bizi özgür kılmadı’
Öte yandan, Batılılaşmanın, bizi ‘özgür’ kılmadığı doğrudur. Burada, Partha Chattarjee’yi dinleyelim: Chattarjee, ‘milliyetçi akımlar[ın], anti-kolonyalist niteliklerinden dolayı Avrupa’dan özgürleşmeyi arzulasalar da Aydınlanma-sonrası rasyonalist söylemin terim ve kavramlarını içselleştirdikleri için, bizzat reddettikleri moderniteden türeyen söylemler olarak onun içinde sıkışıp kalmakta’ olduklarını, diğer bir deyişle, ‘türemiş söylemler olarak milliyetçilikler[in], türedikleri kaynak olarak moderniteden özgürleşmeyi sağlayama[dıklarını], dahası, milliyetçilik[in], Avrupa modernitesine özgü kültürel ve siyasal hastalıkların Batı-dışı coğrafyalarda yeniden üretilmesine vesile ol[duğunu]’ bildirir (P. Chattarjee, aktaran İrem, Nazım, Doğu Batı dergisi 157-179). Cemil Meriç’in de “Batı’nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirket” gibi çalışan bir entelijansiyadan söz ederken kastettiği tastamam budur!
Irkçılığın bir Aydınlanma Çağı fenomeni olduğu gerçeği, bugün Aydınlanmacılarla aşırı milliyetçileri buluşturan Ulusalcılık çizgisini anlamamıza yardımcı olabilir mi?
Irkçılık bir Aydınlanma fenomenidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında (1930’lar), Türk ırkının, Alp tipi insan (!) olduğunu kanıtlamak için, kafatası ölçümleri yapıldığını ve bu ölçümlerin sonuçlarının Müderris muavini Şevket Aziz Kansu marifetiyle I. Türk Tarih Kongresi’ne sunulduğunu biliyoruz.
Bir önceki soruyu cevaplarken de belirttim: Kemalist milliyetçilik de Aydınlanma sonrası modernliği (oryantalizmi) içselleştirdiği için, bu moderniteden türemiş bir söylemdir; adı da, ‘ulusalcılık’tır. MHP’nin milliyetçiliğine gelince, onun Kemalist ulusalcılıktan daha ‘yerli’ bir söylem ürettiği söylenebilir ve bu söylem bugün itibariyle ırkçı bir söylem değildir. Dolayısıyla MHP milliyetçiliği ile Kemalist Ulusalcılık arasındaki ittifak, Aydınlanma mahreçli olamaz…
Kitapta ezber bozan bir savınız var: Din eğitiminin ezberci olmadığı, tam aksine, ezberci eğitimin aslında Aydınlanma düşüncesinin bir sonucu olduğu. Bunu biraz açar mısınız?
Alafrangalığın Tarihi’nde bu meseleyi açık seçik bir biçimde anlattım. Aydınlanma’nın epistemolojisi, ansiklopediyi bilginin kaynağı olarak alır. Ansiklopedik bilgi ise, esas olarak, ezberci bir bilgidir.
Romantizmin Tanzimat entelektüelleri tarafından alımlanışı onun edebi etkileriyle sınırlı kalmıştı. Ardından Aydınlanma, Türk modernleşmesi için tek örnek oldu. Eğer böyle olmasaydı, yani Romantizm de Cumhuriyet’in kurucu elitleri tarafından önemsenseydi bugün nasıl bir entelektüel tarihimiz olurdu?
Bu son derece önemli bir konu. İlk defa, Şerif Mardin bu konuya temas etmiş, ama sadece senin sorduğun soruyu sormuştu. Cevabı ise şu olabilir: Namık Kemal, Tanzimatçıların en Avrupalısıdır ve Batı’yı sadece 18. Yüzyıl Aydınlanması bağlamında değil, ama 19. Yüzyıl Romantizmi bağlamında da temellük etmiştir. Avrupa sadece Akıl ve Aydınlanma değil, aynı zamanda içgüdü ve Romantizm’dir çünkü…
Ancak Namık Kemal’in romantizmi, senin de işaret ettiğin gibi, edebî etkileriyle sınırlı kaldı. Namık Kemal, özellikle erken dönem Fransız Romantiklerinin (mesela, Chateaubriand gibi) gelenekçiliğini temellük etmemiştir. Bu dönemde Fransa’da başta De Maistre olmak üzere De Bonald gibi Fransız Gelenekselcilerinin felsefî yaklaşımları olduğunu biliyoruz. Namık Kemal, Kamıran Birand’ın deyişiyle, “Ortaçağda geçerliliği olan manevî değerleri yeni baştan canlandırmayı hedef edinen bu felsefe[yi]”, İslamcılık bağlamında yeniden üretebilseydi, durum farklı olabilir miydi? Bilemiyorum. Varsayımsal koşullular üzerinden spekülasyon yapmak istemiyorum.
Aydınlanma’nın, büyüden, çelişkilerden, inançlardan arınmış tatsız tuzsuz bir dünyayı dayattığını söylüyorsunuz. Kitapta değinmediğiniz bir şeyi sormak istiyorum: ‘Dünyada gizemin de payı bulunduğunu’ anlamamızda edebiyatın nasıl bir işlevi olabilir?
Bu soruyu aslında bir önceki soruyla ilişkilendirerek cevaplandırmak isterim. Romantizm, işte tastamam burada ağırlığını koyuyor ve Aydınlanma’nın ‘dünyayı büyüden arındırma’ etkisine karşı tepkisini, ‘dünyaya büyüyü iade ederek’ ortaya koyuyordu.
Aslında, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’le başlayan modern Türk şiiri, Romantizm’den olduğu kadar ama belki de ondan daha çok sembolistlerin dünyaya büyüyü dilsel olarak iade etmelerinden büyük ölçekte yararlanmıştır. İslamcı şiir de öyle. Mehmet Akif ve 1934’ten sonraki Necip Fazıl hariç tutulursa, Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu’nda bu durum açıkça görülür. İsmet Özel gibi bazı kaba retorikçi şairler eliyle değil, Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu gibi lirik şairler eliyle Gayb’ın büyüsü, olanca ihtişamıyla dünyaya iade edilmektedir.
Şu cümlenizin de altını çizmiştim: “’Gelenek’ten yana olmanın ‘gelenekselcilik’ olmadığını belirtmek gerekiyor.” Bu konuda, özellikle şiiriniz bağlamında çoğu kez yanlış anlaşıldığınızı düşünürüm. Bu cümleyi biraz açmanızı istesem…
Gelenekselci ya da gelenekçi, muhafazakârdır; gelenekten yararlanan ya da geleneği yeniden üretenler ise muhafazakâr değildirler. Yahya Kemal, gelenekten yararlanırken metinlerarasılığa; geleneği yeniden üretirken de, Deleuze’ün deyişiyle söylersem, anlam sisteminin ‘saray istiaresi’ ile merkezîleşmiş yapısını, ‘saray’ın yerine ‘saltanat’ istiaresinin ikamesi yoluyla dönüştürülmesine başvurur. (Bu konuda ayrıntılı bir okuma için, Edebiyat ve Sanat Üzerine Yazılar başlıklı kitabımda ilgili bölümlere bakılabilir.) Kısaca, gelenekselci ya da gelenekçi muhafazakârdır, tutucudur; gelenekten yararlanan ya da onu yeniden üreten ise dönüştürücüdür.
Modernleşme tartışmasına şiir üzerinden bakınca, Orhan Veli ve arkadaşlarının modern değil avangart olduklarını ve bu zihin modelinin şiirle sınırlı kalmadığını belirtiyorsunuz. Yani aslında modern olan Garip Şiiri değil de örneğin Yahya Kemal mi? Okullarda çocuklara edebiyat tarihini hâlâ yanlış mı öğretiyoruz?
Orhan Veli’nin ‘Garip’ döneminin, dolayısıyla onun imzasını taşıyan “Garip Manifestosu”nun şiirin modernliği ile uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı kanısındayım. Sen de söylüyorsun: Ben Orhan Veli ve Garip döneminde yazılan şiirlerin, bir nevi Avangardizm olduğunu yazdım defalarca. Evet, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’dir şiirde gerçek anlamda ‘modern’ olan!
Modern olmak, lirik olmaktır. Tanzimat retoriğine geri dönmüş bir Garip şiirinin modern oluşundan hâlâ nasıl söz edebiliyoruz, anlamıyorum!
Osmanlı Şiir Tarihi’nin yazarı E.J.W. Gibb’e ağır eleştirileriniz var. Bunları okurken insan şunu sormadan edemiyor: Niçin hâlâ Osmanlı şiirinin dört başı mamur bir tarihi yazılamadı?
Osmanlı şiirinin dört başı mamur bir tarihi henüz yazılamadı ve belki de bir süre daha yazılamayacak. Nedeni şu: Divan Şiiri, Osmanlı toplumunun istiaresidir (metaforudur). Osmanlı’yı yok sayma ya da görmezlikten gelme, uzun bir süre Osmanlı (Divan) şiiri üzerinden yapılmıştır. Ziya Paşa’nın “Şiir ve İnşa” makalesi, aslında Divan şiirinin değil, istiare yoluyla, doğrudan Osmanlı toplumunun eleştirisidir. Dolayısıyla, Kemalizm’in Osmanlı’nın entelektüel mirası üzerindeki tahakkümü dekonstrüksiyona uğratılmadıkça, doğru dürüst bir Divan şiiri tarihi yazılamaz.
“Bir daha üniversite okusam ant-ropoloji okurdum” dediğinizi ve ünlü antropolog Claude Lévi-Strauss’un sizin için çok önemli olduğunu biliyorum. Lévi-Strauss geçen ay 100 yaşında hayata veda etti. Gerçi bu haber Türkiye’de pek ilgi çekmedi ama siz onun ardından yazan birkaç kişiden birisiniz. Neydi sizin için Lévi-Strauss’u bu kadar önemli kılan?
Lévi-Strauss, 20. yüzyılın bana göre elbet, sosyal bilimler alanında en büyük bilim adamıdır. Felsefe alanında Wittgenstein neyse, antropoloji alanında Lévi-Strauss odur. Wittgenstein, metafiziği; Lévi-Strauss da klasik antropolojiyi sorguladı. Sömürgeciliği meşrulaştıran söylemleri yerle bir etti. Ondan sonra artık ‘ilkel insan’dan söz edilemez. Keşke ‘göbeğini kaşıyan adam’ diye insanımızla alay eden cahil köşe yazarları, Lévi-Strauss’u okuyabilseler, daha da önemlisi anlayabilselerdi, diye düşünüyorum. Kısaca şu: Lévi-Strauss, yerli Oryantalizmin panzehirini üretmiştir. Ondan yararlanmayı bilmek gerek…
                                                                               CAN BAHADIR YÜCE

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: