Archive for the ‘alıntı’ Category

Articles

Kenarda…

In alıntı,ayhan geçkin,kenarda,kitaplardan bölümler,tasvir on Nisan 10, 2010 tarafından yusufmirza

“(…)Kapıya doğru gidiyor, o anda geride yüzler arasında, günlerdir uyumuyormuş gibi gözbebekleri içinde dönüp duran gözlerle solgun, sarı, ceset gibi bir yüzü görüyordu. Başına belli aralıklarla çekiç darbeleri iniyormuş gibi başı zonklayarak inen kalabalıkla birlikte iniyor, dipte yoğun, belirsiz bir sis içinde yiten uçurumun kenarına adımını atıyor, kendi kenarı üstüne yığılmış, içine çöküp kapanmak üzere olan boşluğun kenarından yürüyordu. Bu o değildi, ne de bir başkasıydı. Ne gövdesi içinde ne de dışındaydı. Gövdesi kurumuş bir yara kabuğu gibiydi, birazdan dağılacak, rüzgara karışıp yitip gidecekti. İçine çekilecek ne bir iç vardı, ne de kacılacak bir dış. Bir başlangıç yoktu ama henüz hiçbir şey başlamamıştı da. Başlangıç olmadığı gibi bir son da yoktu. Daha çok son başlangıçsız ve bitimsiz bir şimdi gibi kendini egemen kılmıştı, öyle ki her an şiddetli bir darbeyle bir son gerçekleşiyor ama bitmiyor, dipsiz bir son kuyusunda sonlar üst üste yığılıyordu. Ama hiç bir şey başlamadığı için hiçbir şey sonlanmamıştı da. Olup biten iki kere oluyor gibiydi. Biri burada bir dünya varmış, herkes kendi eyliyormuş, bu eylemlerin sahibiymiş gibi bir başlangıç ile bir sona sahip olarak, bir de orada kendini yutan karmaşanın içinde silinerek, varolur olmaz yok olarak, ancak yok olarak olarak, vardansa bir yok gibi var olarak, olmayarak, olmayarak oldukça da burayı silerek. Bir yanda olayların olup durduğu yüzey, diğer yanda bu yüzeyi parçalayan, olayları silenin, olmayanın, gerçekleşmeyenin kıpırtısız, derin boşluğu vardı. Bir yanda bu yüzeyde olup bitenler, yaşantılar, diğer yanda bu olayları, yaşantıları silen (bellek denen derin karanlığın içinde silinen), olayların içinde onları yok ederek devinen olmayanın kesintisiz, dolu yaşantısı vardı. Böylece kara kuyu, dipsiz uçurum, kör karmaşa emiyor, yutuyor, içine çekiyor, siliyordu. Zamanı parçalıyor, parçaları rüzgarda dağıtıyordu…
(…..)”
[Kenarda, Ayhan Geçkin, sf.108-109, Metis Yayınları, İlk Basım:Eylül 2003]
Reklamlar

Articles

BU MÜLKÜN KADIN SULTANLARI

In alıntı,harem,harem hakkında bilgiler,haremi tanı,kitap inceleme,ntv,padişah eşleri,sultanlar,tarihi yazılar on Mart 30, 2010 tarafından yusufmirza

Osmanoğullarının  ataları Osman, Orhan, Murat, Bayezid, Çelebi  Mehmet,  II. Murat’ın harem  yaşantıları  tamamen meçhulken,  bunların  eşleri  ve kızlarının  siyasal,  toplumsal olaylarda rol aldıkları  bilinen bir gerçektir.  Özellikle  ük  üçünün hareminde  köle  yoktu. Bizanslı saraylı  kadınlarla  normal  evlilikler yapmışlardı. Mesela  Orhan Bey, üçü  de Bizans soylusu olan eşlerinin dinini bile değiş­ tirtmemişti.
Soylu  kadınlarla  evlenme geleneği Fatih’ten  sonra  tarihe karıştı.  Bundan  böyle  padişah eşi  olacaklar,  henüz  çocukken seçiliyor,  ailesinden  yurdundan para karşılığı ya  da  zorla alınarak harerne getiriliyorlardı. Burada  uzun ve  zorlu bir eğitimle dinleri, dilleri ve nihayet isimleri değiştiriliyor,  onlara Destizer, Dilnigar, Afitab, Dilaşub, Mihrişah  gibi  isimler  takılıyordu.
Aralarından en  güzelleri  padişaha  sunulabilir kızlara  katılıyor, harem  adetlerine  göre  “birlikte yatma”  şansını  yakalayanlarsa  “gözde”  oluyordu. Bunların ikinci hedefi padişahtan hamile kalmaktı.  Çünkü  çocuk doğu­ rursa rütbeleri artıyor,  eğer şeh­zade anası  olursa yükseliyordu. Fakat haremde yükselmek o kadar kolay değildi.  İleride  tahta geçme davasına düşecek  şehzadelerin  sayısını  sınırlandırmak için,  padişahın  ya  da  padişah anasının bir işareti  üzerine  istenmeyen  bebekler “imha” ediliyordu. Kız  çocukları bu açıdan erkeklere  göre şanslıydı;  vahşe­tin kurbanları  erkek bebeklerdi.
Kız  çocuklarına  haremde  “hanım  sultan”  deniyordu. Bunlar  padişah  iradesiyle  evlendiriliyorlardı.  Evlenmeleri için  “gelinlik çağına” gelmeleri beklenmezdi. Henüz çocukken ve  hatta  kundak  bebeğiyken evleneceği  adam  tayin  olunan hanım sultanlar  vardı.  Damat beylere  gelince;  hanedan  töresi, padişah kızlarına saltanat hakkı tanımadığında,  damat  paşaların,  padişahtan  “tehlikeli”  bir yakınlıkla mevkilerini korumak dışında  beklentileri  yoktu.  Bu yakınlığın  faydalarını  görenler kadar, bedelini ağır  ödeyenler de vardı. Arada  sadarete  getirilenleri olmuşsa da çoğu taşra valiliklerinde, cephelerde, denizlerde dolaştırılmıştır.
Sakaoğlu’nun  yüzlerce kaynak  tarayarak  ortaya  çıkardığı eser;  harem yaşantısı ve kadın­ları hakkındaki  dogmaları  ortadan kaldıracak ve  bilgi  açığını kapatacak kapasitede bir kitap.
Ümit Bayazoğlu, NTV Tarih Dergisi, 2009 Şubat Sayfa: 62
Harem  hakkında iki  dogma vardır, Bunlardan  birine göre harem, lcibus dolu bir  hapishaneydi.  Buraya kapatılanlar,  sevgileri,  sevecenlikleri değil; korku, kin, kıs­kançlık duyguları  baskın  genç köle  kadınlardı. Yaralı yürekleri  aile, yurt  özlemiyle  doluydu.  Haremde  en  yüksek  konuma ulaşabilmek  tek ihtiraslarıydı. Karşı  görüşe  göreyse, harem kadınlar  için bir sığınaktı.  Burada üst düzeyeğitimden  geçiriliyorlar; çok iyi bakılıyorlar; kişi­ lik, statü sahibi oluyorlardı.
Osmanoğullarının  ataları Osman, Orhan, Murat, Bayezid, Çelebi  Mehmet,  II. Murat’ın harem  yaşantıları tamamen meçhulken,  bunların  eşleri  ve kızlarının siyasal,  toplumsal olaylarda rol aldıkları  bilinen bir gerçektir.  Özellikle  ük üçünün hareminde  köle  yoktu. Bizanslı saraylı  kadınlarla  normal  evlilikler yapmışlardı. Mesela  Orhan Bey, üçü  de Bizans soylusu olan eşlerinin dinini bile değiş­ tirtmemişti.
Soylu  kadınlarla  evlenme geleneği Fatih’ten  sonra  tarihe karıştı.  Bundan böyle  padişah eşi  olacaklar, henüz  çocukken seçiliyor,  ailesinden  yurdundan para karşılığı ya  da  zorla alınarak harerne getiriliyorlardı. Burada  uzun ve zorlu bir eğitimle dinleri, dilleri ve nihayet isimleri değiştiriliyor,  onlara Destizer, Dilnigar, Afitab, Dilaşub, Mihrişah  gibi  isimler  takılıyordu.
Aralarından en  güzelleri  padişaha  sunulabilir kızlara  katılıyor, harem adetlerine  göre  “birlikte yatma” şansını  yakalayanlarsa  “gözde”  oluyordu. Bunların ikinci hedefi padişahtan hamile kalmaktı.  Çünkü  çocuk doğu­ rursa rütbeleri artıyor,  eğer şeh­zade anası  olursa yükseliyordu. Fakat haremde yükselmek o kadar kolay değildi.  İleride  tahta geçme davasına düşecek şehzadelerin  sayısını  sınırlandırmak için,  padişahın ya da  padişah anasının bir işareti  üzerine  istenmeyen  bebekler “imha” ediliyordu. Kız  çocukları bu açıdan erkeklere  göre şanslıydı;  vahşe­tin kurbanları  erkek bebeklerdi.
Kız  çocuklarına  haremde  “hanım  sultan”  deniyordu. Bunlar  padişah iradesiyle  evlendiriliyorlardı. Evlenmeleri için  “gelinlik çağına” gelmeleri beklenmezdi. Henüz çocukken ve  hatta  kundak  bebeğiyken evleneceği  adam tayin  olunan hanım sultanlar  vardı.  Damat beylere  gelince;  hanedan töresi, padişah kızlarına saltanat hakkı tanımadığında,  damat  paşaların,  padişahtan “tehlikeli”  bir yakınlıkla mevkilerini korumak dışında  beklentileri  yoktu.  Bu yakınlığın  faydalarını  görenler kadar, bedelini ağır  ödeyenler de vardı. Arada sadarete  getirilenleri olmuşsa da çoğu taşra valiliklerinde, cephelerde, denizlerde dolaştırılmıştır.
Sakaoğlu’nun  yüzlerce kaynak  tarayarak  ortaya  çıkardığı eser;  harem yaşantısı ve kadın­ları hakkındaki dogmaları  ortadan kaldıracak ve  bilgi  açığını kapatacak kapasitede bir kitap.
               İnceleme: Ümit Bayazoğlu, NTV Tarih Dergisi, 2009 Şubat Sayfa: 62

Articles

Çirkin [Beşir Ayvazoğlu]

In alıntı,çirkinlik,beşir ayvazoğlu,dünya edebiyatında çirkinlik,edebiyatta çirkinler,iktibas,kitap alıntıları,yazarlar on Mart 23, 2010 tarafından yusufmirza

[…] Voltaire, Felsefe Sözlüğü’nde, kurbağa için güzelin, küçük kafasından fırlamış patlak gözleri, yassı ve geniş suratı, sarı karnı ve esmer sırtıyla dişisi olduğunu yazar.
Ve “Gineli bir zenciye sorunuz; onun için güzel, siyah, yağlı bir deri, balık gözler, yayvan bir burundur”. Voltaire doğru söylüyor; güzellik ve çirkinlik, kültür çevrelerine göre, hatta kişiden kişiye değişen izafi değerlerdir. Hani Mecnun’a “İlahi çocuk, Leyla’dan daha güzel niceleri var, bula bula onu mu buldun?” derler. Aldıkları cevap, sözünü ettiğimiz izafiliğin veciz bir ifadesidir: “Siz onu bir de benim gözümle görün!”
VAY BENİM KÖSE SAKALIM!
Peki, güzelliğin ve çirkinliğin hiç mi ölçüsü yok? Olmaz mı? Her kültür çevresinde zaman içinde birtakım ölçüler teşekkül etmiştir. Bu ölçülere uymayanlar, ağızlarıyla kuş tutsalar çirkin damgasını yemekten kurtulamazlar, mutsuz olurlar, yükselemezler. Hatta eski toplumlarda iş bulmakta bile zorlanırlardı. Devlet-i Aliyye’ de, güzel ve gösterişli olmayanların çok büyük başarılar göstermedikleri takdirde üst kademelere tırmanmaları imkansız denecek kadar zordu.
XVI. yüzyıl şairlerinden Köse Meali, çirkinliği yüzünden müderrisliği zamanın kazaskerlerince sürekli engellenen, ilmiye mesleğine mensup zeki bir adarnmış. Köse lakabını da çirkinliği yüzünden taşımak zorunda kalan zavallı şair, Hasan Çelebi Tezkiresi ‘nde, çirkin, şekilsiz, onu bunu sürekli hicveden, güvenilmez, sakalının seyrekliği yüzünden ciddiyetini kaybetmiş biri olarak tarif edilir.
Meali’nin hiciv silahını, kendisini küçük görenlerden intikam almak için sık sık kullandığı muhakkaktır. Müderrisliğe layık görülmemesi üzerine yazdığımanzumede, hiç bir şey bilmediği zamanlarda bile, şimdi müderris yapılanlardan daha üstün olduğunu, ne var ki feryadını kimseye duyuramadığını yana yakıla anlatır. […]
Ancak feryadını, daha sonra tahta geçen Kanuni’ye duyurmayı başarmış, takdim ettiği şiir ve nesirler saye sinde önemli görevler elde ederek ömrünün sonuna kadar refah içinde yaşamış, bu arada kediseverlerin bayılacakları Hirrename gibi manzumeler yazmıştır.
Tıpkı Meali gibi, çirkinliği yüzünden devlet kademelerinde büyük güçlüklerle karşılaşanlar-dan biri de, Abdülhamid-i Evvel devrinin reisülküttablarından Bahir Abdürrezzak Efendi’dir. Koca Ragıp Paşa’nın yakın dostlarından Reisülküttab Hacı Mustafa Efendi’nin oğlu olan Abdürrezzak Efendi, kara kuru, çirkin, kısa boylu, fakat son derece zeki, bilgili ve becerikli bir adamdır. Koca Ragıp Paşa’nın sadrazam olduktan sonra, liyakatini çok iyi bildiği Abdürrezzak Efendi’yi görmezlikten gelmesi, Sadaret Kethüdası’nın dikkatini çeker. Birgün bu genç ve zeki adamın meziyetlerinden söz açarak tezkirecilik göreviyle taltif edilip edilemeyeceğini sorar. Tarihçi Vasirın anlattığına göre, koca Ragıp Paşa’nın şaşırtıcı cevabı şöyledir: Filhakika pederiyle dost idik. Abdürrezzak Efendi’nin de ehliyetli olduğu malumdur. Ancak insana mevki ve makam için boy bos lazımdır, öyle bodur ve kasirü’l kaame çelebi yi mahall-i heybet olan divan-ı aleme hizmete getirmekle erbab-ı mesalihe maskara oluruz. “
KIYAFETNAMELER
Koca Ragıp Paşa’yı tereddüde düşüren, herhalde, sadece Abdürrezzak Efendi’nin kısa boyu yüzünden devletin mehabetini zedeleyeceği saplantısı değil, aynı zamanda kısa boylular hakkında İlm-i Kıyafe ‘nin yerleştirdiği olumsuz yargılardır. Bütün Kıyafetnamelerde boy kısalığı kibrin, kindarlığın ve hilekarlığın işareti olarak gösterilmiştir. Meali’nin yükselmesini önleyen köseliğinin de hilekarlığa, düzenbazlığa işaret sayılması gibi.
Kıyafetnameler, eski kültürümüzde insan bedeniyle ilgili ideal ölçülerin verildiği kitaplardır. Asıl gayesi, beden yapısından hareketle insan karakterini anlamak olan Kıyafet ilmi, güzelliğin ölçülerini de tesbit etmiştir. Bu ölçüler tek prensipte özetlenebilir: İtidal. Yani ne çok küçük, neçok büyük, ne çok uzun, ne çok kısa, ne çok kalın, ne çok ince vb.
Koca Ragıp Paşa’nın olumsuz tavrıl rağmen, Bahir Abdürrezzak Efendi de, 11 kası, ehliyeti ve bilgisi sayesinde fizyonomisinin doğurduğu engelleri aşıp vezar! mertebesine kadar yükselecektir. Esasen tarihte, Meali ve Abdürrezzak Efendi gibi fizyonomik kusurlarına rağmen başarıya ulaşmış sayısız insan vardır, hepsi de çirkinliklerini, dışlanmışlıklarını bir çeşit itici güç haline getirmişlerdir.
Tanıdığımız en eski çirkin; hayvan masallarıyla bütün dünyanın tanıdığı Aisopos’tur. M.Ö. 6. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen bu ilgi çekici adam, rivayete göre bodur ve son derece çirkin biriydi. Yani başarı kazanmış bütün çirkinlerde olduğu gibi, dış görünüşüyle zekası arasında tam bir tezat vardı. Sokrates de fizyonomik açıdan kaba saba, basık burunlu, eski Yunanhı ar’ m Silenos yüzlü dedikleri cinsten çirkin bir adamdı. Silenos, kır tanrısı Pan’ın yahut Hermes’in bir Nympha’dan doğmuş oğlu diye geçinen, yassı burunlu, çirkin bir ihtiyardır. Koca bir karnı vardır ve sürekli sarhoş olduğu için eşeğinden ikide bir düşer. Fakat son derece akıllı ve bilge kişidir. Şölen diyaloğunda Alkabiades, Sokrates’i, çirkinliği ve bilgeliği dolayısıyla Silenos’a benzetir.
Arap kültür ve edebiyat tarihinin en çirkini ise, bir Arap-zenci kırması olan Ebu Osman Amr. b. Mahbub el-Cahiz’dir. Kaynaklarda, bu çok ilgi çekici adamın patlak gözlü olduğu, Cahiz lakabının da bu yüzden verildiği belirtiliyor. İncecik boynu, kalın dudakları, cılız gövdesi, kısa boyu ve kahve rengiyle, Yecüc Mecüc taifesinin arasından çıkıp gelmişe benzeyen Cahiz, ince zekası, rind-meşrepliği, nüktedanlığı, şakacılığı ile kendisini sevdirmiş, devrinin en yüksek makamlarını işgal eden kişilerle dostluk kurmayı başarmış büyük bir bilgin, kudretli bir gramerci ve şairdi. […]
Modern Türk edebiyatının da Ahmet Haşim, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli Kanık gibi birçok çirkini vardır. Bunlar içinde çirkinliğini kendine en çok dert edinen Ahmet Haşim oldu. Yakup Kadri’nin ifadesiyle, “kafasını biçimsiz, yüzünü çirkin ve bünyesini vaktinden evvel ihtiyarlamış” bulan Haşim, bu kuruntularıyüzünden insanlardan sürekli kaçan, yarıvahşi bir adam haline gelmişti. İçini ömrü boyunca kurt gibi kemiren bu azabıYakup Kadri’ye şöyle anlatmıştır:
“Dün gece gözüme bir lahza uyku girmedi. Önce şu alnımın çıkıklığını düzeltsenı aeaba nasılolurum? dedim. Sonra baktım ki, burnum da küçülmeye, biçime girmeye muhtaçtır. Haydi onu yaptın farzedelim. Ya gözlerimin rengini nasıl değiştirebilirim? Ağzımlayanağım Ofasındaki yara izini nasıl silebilirim? Ya şu, ya bu derken sonunda kafayı dibinden kesip atmaktan başka çare olmadığını anladım. “
Ahmet Haşim’in bu azabı dile getirdiği Başım adlı şiiri, dünya edebiyatında yalnız Cyrano de Bergerae’ın burunla ilgili bölümleriyle mukayese edilebilir. Yer yer çığlığa dönüşen bu şiir, ancak çirkin olduğuna inanan ve bunu hayatının en önemli meselesi haline getiren bir şair tarafından yazılabilirdi:

Bî-haber gövdeme gelmiş konmuş,
Müteheyyiç, mütekallisbir baş;
Ayırır sanki bu baştan etimi
Ömr-i ehrâma muâdil bir yaş!..

Ürkerim kendi hayâlâtımdan,
Sanki kandır şakağımdan akıyor;
Bir kızıl çehrede âteş gözler
Bana güya ki içimden bakıyor.

Bu cehennemde yetişmiş kafaya
Kanlı bir lokmadır ancak mihenim,
Ah ya Rabbî, nasıl birleşti
Bu çetin başla bu suçsuz bedenim?

Dişi, tırnakları geçmiş tenime
Gövdem üstünde duran ifrîtin;
Bir küçük lâhza-i ârâma feda
Bütün âlâyîşn nam ü sıytin!..

[…]
“HACI FIŞFIŞ”
Çok çirkin olduğuna inandığı için ömrü boyunca azap çeken Ahmet Haşim’in büyük üzüntülerinden biri de ırken Arap olmasıydı. Dostları onun Araplığının ima edilmesinden çok rahatsız olduğunu söylerler. Bu yüzden Peyami Safa ile aralarında çok şiddetli bir polemik cereyan etmişti. Çocukluğunun bir kısmını doğdugu şehir olan Bağdat’ta geçirdiği için, Istanbul’a geldiği sıralarda Türkçe bilmeyen ve Abdülhak Şinasi’nin yazdıkları doğruysa, yakın akrabalarını Arap oldukları için sevmeyen Haşim, birgün Türk Ocağı’na niçin gitmediğini soran bir dostuna şu cevabı vermişti: “Sen de mi buraya geldin ey hacı fıifış? derlerse ben ne yaparım?”
Cumhuriyet yıllarında Araplar’a du yulan öfke, şüphesiz, ideolojik olduğu kadar, Birinci Dünya Savaşı’nda Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in başını çektiği isyan ve ihanete duyulan tepkiden de kaynaklanıyordu. Haşim’in Araplığının hatırlatılmasını bu yüzden istemediğini düşünebiliriz. Fakat Arap sözünün aynı zamanda Türkçe’de çirkinliği ifade etmesi daha geçerli bir sebep olarak ele alınabilir. Bizde halk Arap deyince daha çok siyahileri anlardı. Bunun için negatif fotoğrafa da arap denilmiştir. Arap, kalın dudakları, kurum karası rengi, yağlı derisiyle çirkinliğin kendisiydi. Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte Araplar, masalların korkunç ve vazgeçilmez tipleriydi. Sadece bizde değil, beyazların çoğunlukta olduğu her yerde, çirkinliğin modeli olarak zavallı zenciler görülmüştür. Shakespeare’in Otelin adlı oyunu bilindiği gibi Türkçe’yeArabın İntikamı adıyla adapte edilmişti.
DÜNYA EDEBİYATININ ÇİRKİNLERİ
Dünya edebiyatının en ünlü çirkinleri, şüphesiz, Otello ile birlikte Quasimodo ve Cyrano de Bergerac’tır. Victor Hugo’ nun Notre Dame’ın Kanburu adlı romanının kahramanı olan Quasimodo, Paris’teki ünlü kilisenin kanbur ve son derece çirkin Zabgocudur. Aşık olduğu çingene kızı Esmeralda için inanılmaz fedakarlıklarda bulunur. Cyrano de Bergerac ise XVI. yüzyılda yaşamış gerçek bir şahsiyet olmakla beraber, daha çok bir oyun kahramanı olarak ölümsüzleşmiş çok yönlü bir adamdır; şair, filozof, müzisyen, fizikçi ve usta bir silahşordür. Fakat bir ratedir, yani yetenekleri sınırlı olduğu için önemli bir başarı kazanamamış ve Sabri Esat Siyavuşgil’in ifadesiyle, “adı mufassal edebiyat kitaplarının üç beş satırlık medfenine gömülüp unutulmuş” biridir.
Edmon Rostand, bu ilginç ve unutulmuş adamı alıp unutulmaz bir tiyatro kahramanı yapar. Dilimize Sabri Esat Siyavuşgil tarafından üstün bir başarıyla çevrilen Cyrano de Bergerae oyunu, XIX. yüzyıl Fransa’sının en büyük edebi hadiselerinden biri olmuştur. Cyrano, zeki, saf yürekli bir şair, bir söz ustası, bir mucit, müzisyen ve aynı anda yüz kişiyle baş edebilen bir silahşordür. Fakat bir kusuru vardır, kocaman burnu!

Sonra burnu! Yarabbi! O ne muazzam burun
İnsan görunce onu mutlaka der ki: “Durun,”
Takmadır bu, çıkarır, hele sabredin biraz!”
Herkesin can
ı çıkar, fakat o burun çıkmaz.

Gerektiğinde bu muhteşem burnu maharetle savunmakla beraber, Ahmet Haşim gibi, o da, büyük bir aşağılık duygusuyla kıvranmakta, kendi kendini yiyip bitirmektedir. Bu yüzden deli gibi aşık olduğu Roxan’a bir türlü açılamaz. […]
Aslına bakılırsa, çirkinler, çirkinliklerini gözlerinde fazla büyütmüşlerdir. Aisopos, Sokrates, Cahiz, Meali, Abdürrezzak Efendi, Cyrano, Ahmet Haşim gibi çirkinlerin sahip oldukları meziyetlerin binde birine bile sahip olmayan öyle güzeller vardır ki, çehrelerinden budalalık akar, kalpleri ise kötülük kumkumasıdır.
Beşir Ayvazoğlu – Siretler ve Suretler – Ötüken Yay. s. 247-255(iktibastan alıntı)

Articles

Göz açıp kapayıncaya kadar

In alıntı,kitap alıntıları,Minima Moralia,Theodor Adorno,turgut uyar,umutsuzluk on Mart 10, 2010 tarafından yusufmirza

“Uykusuz gece: İşte en kısa formülü, içi boş  zamanın geçişini unutmaya çalışır ve tan ağartısını boşuna beklerken hiç sonu gelmeyecekmiş gibi uzayan azap dolu saatlerin. Ama uykusuz gecelerin asıl korkunç olanlarında, zaman sanki büzüşüp ufalmıştır ve avuçlarımızın arasından verimsizce kayıp gidiyordur. Uzun ve şifali bir dinlenme umuduyla lambayı söndürürüz. konu_83 Ama zihnimizde düşünceler karmakarışık  uçuşurken gecenin sağaltım haznesi harcanıp gider ve yorgun göz kapaklarımızın altından son görüntüyüde kovduğumuzda biliriz ki çok geçtir artık, az sonra sabahın hoyrat sarsıntısını hissedeceğizdir. Ölüm mahkumu da son anlarının böyle kullanılmamış halde kayıp gidişini seyretmiş olmalıdır. Ama saatlerin bu büzüşmesinin açığa çıkardığı şey, vaadini yerine getirmiş zamanın tersidir. Eğer ikincisinde deneyimin gücü sürenin efsûnunu çözerek geçmişi ve geleceği şimdide topluyorsa, telaşlı uykusuz gecede katlanılmaz bir korku demektir süre. Kişinin yaşamı tek bir anâ indirgenir, ama sürenin askıya alınmasıyla değil, yaşamın hiçliğe kayması ve zamanın kötü ebediliği karşısında kendi beyhudeliğini fark etmesiyle olur bu. Saatin fazla tiz tıkırtısında, ışık yıllarının ömür süremizle alay eden sesini de işitiriz. İç duyumuz daha onları kaybetmeden saniyede uçup giden ve bu iç duyuyu da kendi akıntılarında sürükleyip götüren saatler, her türlü bellek gibi  iç deneyimimizin de kozmik gecede unutulmaya mahkum olduğunu ilan eder. Bugün insanların kafalarına kakılan bir zorunluluktur bu.Mutlak güçsüzlük konumundaki birey, yaşayacağı süreyi kısacık bir mühlet olarak algılıyordur. Ömrünün sonuna kadar yaşayabileceğini ummamaktadır. Herkes için geçerli olan vahşice öldürülme ve işkence olasılığı, günlerin sayılı ve kişinin kendi ömrünün uzunluğunun da bir istatistik değişkenden ibaret olduğu düşüncesinde, yaşlanmanın ortalamaya karşı haksızca elde edilmiş bir avantaj haline geldiği sezgisinde yankılanıyordur. Belkide toplum tarafından verilmiş o geri alınabilir ömür süresi şimdiden dolmuştur. Beden bu korkuyu saatlerin uçup gidişiyle kaydeder. Zaman kaçıyordur.”
[ Minima Moralia, “105.Göz açıp kapayıncaya kadar”, Theodor Adorno]

Articles

Hababam Sınıfı Üstünden Eğitim Sistemine İsyan:)

In alıntı,derin sular,eğitim sistemi,film eleştirileri,güdük necmi,hababam,hababam sınıfı,hababam sınıfı yazıları,hababm sınıfı resimleri,inek şaban,türk eğitim sistemi on Kasım 28, 2009 tarafından yusufmirza

Rıfat Ilgaz‘ın sinemaya aktarılan eseri Hababam Sınıfı, Türkiye’de hakim olan ‘eğitim’ algısını çok net bir şekilde yansıtan öğelerle dolu. Eğitim sistemimiz hakkında sürekli aynı şeylerden şikayet edilmesine rağmen, değişim konusunda sağlıklı adımlar atılamıyor olmasının nedeni de, söz konusu algının aslında farkında bile olmamamızdan kaynaklanıyor.

Yirmili yaşlarına gelmiş olmalarına rağmen hala liseye devam eden bir grup öğrencinin, ‘Akşam sefası bitkisinin kalıtım şeması’, ‘Akdeniz Bölgesinin en büyük geçiti’ gibi tamamen ansiklopedik olan data ve enformasyonu ezberlemedikleri için sınıfta kalıyor olmaları, lise mezunu olmanın aslında ne anlama geldiği konusunda epey fikir verici mahiyette.
Bilgi kavramından anlaşılan, ansiklopedilerde zaten yazılı olan şeyleri hıfzetme olunca da, ‘Liselerarası Bilgi Yarışması’nda da ‘Bir mil kaç metredir?’ gibi sorular sorulmasına şaşırmamak gerekli. Bu durum, sadece bu tür yarışmaları kazanmayı (ya da kaybetmeyi) değil, milli eğitim zihniyetinin verdiği diplomaları da anlamsız hale getiriyor.
Türk eğitim sistemi daha çok ezberci (ve dolayısıyla bilgi üretmeye uzak olan) yapısı nedeniyle eleştiriliyor olsa da, sorun elbette bununla sınırlı değil. Öğrencilerin ve öğretmenlerin pek çok davranışı, okulda çarpık algılar ve etik kodları üzerine bina edilmiş tuhaf bir kültürün hakim olduğu anlamına geliyor ki, aslında bu durumu okulun da dışına çıkarak toplumun anlayışıyla ilişkilendirmek mümkün.
Öğrencilerin kendi aralarındaki ilişkileri, birbirleriyle alay etmeye dayalı bir samimiyet(!) anlayışıyla şekilleniyor. Hababam Sınıfı’nı izleyiciler nezdinde sevimli kılan da, bu görünüş itibariyle samimi ortamda gerçekleştirdikleri haylazlıklar. Ancak film içerisinde kimi kabul edilemez davranışların bu alaylı samimiyet duygusu içerisinde eritilerek meşru ve sevimli kılınmaya çalışıldığı da bir gerçek. Örneğin böyle bir samimiyet, Şaban‘ın memleketinden gelen yiyecekleri arkadaşlarıyla paylaşmayıp gözleri önünde yemesine engel olmadığı gibi, arkadaşlarının buna tepki olarak dolabını açıp leblebilerini çalmaları da aynı samimiyet duygusu içerisinde değerlendirilebiliyor. Dikkat edilecek olursa, insanları birbirine yaklaştıran değil, ilişkilerini bayağılaştıran bir samimiyet bu.

Öğrencilerin kendi içlerindeki ilişkilerindeki laçkalığı mazur gösteren yalancı samimiyet duygusu, içlerinden birine yapılacak bir fedakarlık adına başkalarına karşı zorbaca tavırlar almalarına da sözde bir meşruiyet kazandırabiliyor. Arkadaşlarının okul taksitini denkleştirebilmek için okuldaki diğer öğrencilerin paralarını (gerektiğinde döverek) gasp etmeleri bu duruma örnek gösterilebilir. Mahmut Hoca‘nın, okulda gerçekleştirilen gaspın nedenini öğrendiğinde bunu makul bir gerekçe olarak kabul etmesi de yine aynı hakim kültürün etkisi.*

Hababam Sınıfı’nda öğrencilerin öğretmenleriyle olan ilişkileri de aynı ölçüde seviyesiz. Ancak bu konuda daha çok öğrencilerin sınıfta sergiledikleri alaycı ve seviyesiz tavırlar eleştiri konusu olurken, öğrencileri döven, dövmekteyken de bir yandan ‘Eşşek herif’, ‘Hayvan herif’ gibi hakaretler savuran öğretmenlerin, söz konusu ilişkinin bayağılaşmasına olan etkileri genellikle göz ardı ediliyor. Bu gibi davranışlarla öğrenciyle anlamsız bir şekilde yüzgöz olan öğretmenlerin, sınıf dışındaki tavırları da pek hoş değil.

Birbirlerine ‘siz’ diye hitap eden öğretmenler, kendileri gibi o okulda çalışan bir insan olan müstahdem hanıma (Adile Naşit) ‘sen’ diye hitap ediyor ve kendisini ‘Yemek biteli yarım saat oldu, nerede kaldı bu kahve?’ gibi sözlerle fırçalamakta mahzur görmüyorlar.
Öğrencilere ‘kopya çektirmem’ diyen Mahmut Hoca karakterinin Liselerarası Bilgi Yarışması’nda öğrencilerine mikrofonla kopya vermesi, olayın sonrasında da bunu ‘Okulun şerefini kurtarmak için yaptım.’ gibi hiç de makul olmayan bir gerekçeyle bunu mazur göstermeye çalışması, filmde sergilenen çelişkili davranışlardan sadece bir diğeri.

Gaspın, hırsızlığın, sahtekarlığın, tutarsızlığın film boyunca samimiyet, arkadaşlık, şeref gibi kavramların arkasına saklanılarak mazur gösteriliyor olması, bu tür yapımları izleyerek büyüyen körpe dimağların algılarının ne gibi çarpıklıklarla şekillendiği konusunda epey fikir verebilir.

Filmin en temel sorunlarından biri de, yaşlı öğretmenlere ciddi ölçüde saygısızlık edilmesi. Yaşı nedeniyle gözü iyi seçmeyen, kulağı iyi duymayan insanlar bazen gerçekten komik durumlara düşebiliyor olsalar da, bununla alay edilmesi pek de hoş bir şey değil.*
İşin aslına bakılacak olursa, Mahmut Hoca, her haliyle, Cumhuriyet dönemi boyunca hakim kılınmaya çalışılan, adanmışlık duygusuna sahip, tamamen iyi niyetli olan ve görevini ciddi bir içtenlik ve fedakarlıkla yerine getiren öğretmen profilinin tipik bir temsilcisi. Ancak adanmışlık, iyi niyet, içtenlik ya da fedakarlık, ne yazık ki vizyonsuzluğun acı sonuçlarını ortadan kaldıramıyor.

(*) Dikkat edilecek olursa, öğrenciler birbirlerine kazık atmaktan adeta zevk alıyorlar, ancak kendi sınıf arkadaşlarından biri söz konusu olduğunda da, birlik olup okuldaki diğer öğrencilerin hukukunu çiğnemekten geri durmuyorlar. Hababam Sınıfı’nı bu tür davranışları nedeniyle eleştiren müdür yardımcısı da, okulun başka bir okula karşı ‘şerefi’ söz konusu olduğunda (konuya sonradan dahil olsa da) tertiplenen hilenin içine karışmaktan geri durmuyor. Klan zihniyetinin bariz bir örneği olan bu empati yoksunu yaklaşım daha da ileriye götürülecek olursa, Türk halkının dış politika konusundaki mütekabiliyet yoksunu yaklaşımlarında dahi aynı kafa yapısının izleri rahatlıkla görülebilir.



        Serdar Kaya’ya ve bu yazıyı 8 aralık 2006 da yayınlayan derin sular‘a teşekkürler


Articles

Düşünce Özgürlüğü ve Ayrımcılık

In alıntı,ayrımcılık,chp,düşünce özgürlüğü,derin düşünce,fikir özgürlüğü,sol görüş,türk solu on Eylül 24, 2009 tarafından yusufmirza

Ahmet Hakan Hürriyet gazetesinde yayınlanan dünkü yazısında, Türk Solu dergisinde Gökçe Fırat tarafından sarf edilen aşağıdaki sözleri eleştirmiş ve savcılığı göreve çağırmıştı:

“Her Türk, alışverişini Türk’ten yapmalı. Kürt’e aktarılan para PKK’ya gider.
Her Türk, Türkçe konuşmalıdır. Şehri istila eden Kürtler, kendi dillerini hakim kılmaktadırlar.
Türk, ancak modern şehir hayatında kendini ifade edebilir. Türk medeniyeti, köyden gelen etkilere kapatılmalıdır. Köy, her halükarda Kürtçülüğün yaşam alanıdır.
Türkler, yemeklerine sahip çıkmalıdır. Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer değiştirmektedir. Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkum eden anlayışla mücadele edilmelidir.
Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenekon ’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.”

Hürriyet gazetesinde bugün yayınlanan yazısında aynı konuya değinen Ali Atıf Bir, Ahmet Hakan’ın gösterdiği tepkiyi hatırlatıyor ve şu yorumu yapıyor:

Gökçe Fırat’ın kışkırtıcı rolü üstlendiği, akıllara kışkırtıcı virüsler gönderdiği o kadar açık ki ilk bakışta Ahmet Hakan’a helal olsun diyorsunuz. Ama sonra düşünüyorsunuz..
1970’lerden bu yana radikal dinci gazete ve dergilerde ‘sadece dindarlardan alışveriş yapın, içki satan kafirlerden alışveriş yapmayın, dindar dershaneleri, okulları, üniversiteleri, bankaları türbanlıları çalıştıranları tercih edin, çok çoğalın Müslüman yetiştirin diyen ve demeye getiren çok sayıda ‘kışkırtıcı’ yazı okudum..

Ali Atıf Bir farklı sosyal grupları antidemokratik unsurlar olarak değerlendiriyor olmalı. Halbuki özgür bir toplumda, bir birey, herhangi mensubiyet ya da bağlılık ilişkisi gereği, istediği yerden alışveriş etme(me)ye, dahası, kendisi gibi düşünenleri (ve hatta düşünmeyenleri) de aynı şekilde davranmaya çağırmakta özgürdür.
Türkiye’deki İslami kesimin de (dünyanın farklı yerlerinde müslümanlar arasında olduğu gibi) bu tür rezervasyonları var. Ancak bütün bunları, Türk Solu dergisi’nde yazılanlarla nitelik bazında bir tutmak mümkün değil. Çünkü, alışveriş yaparken bir insanın içki satılmayan yeri tercih etmesi başkadır, hiçbir yerde içki satılmasın demesi başka. Ticaretini kendisi gibi düşünen insanlarla yapması başkadır, bizim gibi düşünmeyenlere ticaret serbestisi tanınmasın demek başka.
Bu açıdan, Türk Solu dergisinde yer alan “Her Türk alışverişini Türk’ten yapmalıdır” ifadesinde de sorun yok. Irki mensubiyeti marifet zanneden bazı insanlar, bu tür önerileri önemli bulabilirler. Ancak, ‘Kürt’e aktarılan para PKK’ya gider’ şeklindeki ifade, her Kürt kökenli vatandaşımıza terörist demek anlamına gelir ki, bu tür anlamsız düşmanlıkların ve genellemelerin savunulacak bir yanı yoktur.
Bu davranış şekilleri arasındaki farkları görmek çok da zor olmasa gerek. Özgürlüğü özümsemiş bir toplumda, sokakta rastgele çevireceğimiz herhangi bir kişi ile bu iki tavır arasındaki farkı izah edebilir. Ülkemizde ise, büyük bir gazetede ‘tüketici’ eksenli yazılar yazdırılan bir insan, bu farkı anlayabilmiş olmak bir yana, cehalet izharını marifet zannede zannede ‘müdahale’ çağrısında bulunuyor.

Derin sular.com dan alınan makale