Articles

Ezel 24. Bölüm HD Yüksek Kalite izle

In 24.bölüm hd, Ezel 24. Bölüm HD Yüksek Kalite izle, ezel 24.bölüm, ezel 24.bölüm hd seyret, ezel 24.bölüm seyret, ezel en son, full hd ezel izle, klip on Nisan 19, 2010 by yusufmirza

//<![CDATA[
document.write('

‘);
//]]>

Articles

Öğrencinin aşkı ve Öğretmenin Cevabı:)

In öğretmene aşık olma, cesaret, eğlenceli karikatürler, karikatür, mektup, selçuk erdem, selçuk erdem karikatürleri on Nisan 19, 2010 by yusufmirza

İlk gördüğümde çok güldüm.Öğrencilerin olur olmaz duygularını görmezden gelme anlamında yapılabilecek,ve öğrenciyi dağlara taşlara vurabilecek bir çare…Belki son çare belki ön çare..Ama geçen haftalarda öğretmenine karşılıksız sevgi besleyen lise öğrencisinin intiharı hepimizi üzmüştü.Okuldan uzaklaştırma almış önce…Sonra babasıyla tartışma.Sonrası da belli!!Psikolojide dışa vurulmayan öğrenci sevdaları normal bile sayılabilirmiş.İlginç!Dersten sonra ayran içsek ya la??diyen masum bir aşk!!Hocanın öptüm kelimesine ? koyması..:))Sürekli düzeltmeler ve daha çok çaba isteği.Romantik yağmur damlaları,garip çanta,ve önlük..:)Daha ne çaba göstersin seni ayran içmeye davet etmiş ya,buna cesaret etmiş ya!!Evet belki ‘de’ ayrı yazılmalı,ancak bu çocuğa böyle bile bir ayrılık sinyali verilmemeli.Öğretmenin anlamama ihtimalini de hiç düşünmedik ama:)Bu anlamlı selçuk erdem karikatürü,ilginç bir gerçeği tekrar hatırlatıyor:Öğrencilerin öğretmenlerine bağlanmaları,onlara aşık olmaları,karşılıksız ve neredeyse anlamsız bu duygudan yıpranmaları ve çözüm arayışları..Başka bir anlamın zirvesinde karikatürde buluşmak dieğiyle…

Articles

Anlamsız(Çocuğa Yanlış Eğitim…)

In çocuk eğitimi, çocuğa küfür ettirmek, kategorisiz, küfür, küfür videoları, yanlış eğitim on Nisan 18, 2010 by yusufmirza

Articles

Bu Yalan Tango(Selim İleri)

In Bu Yalan Tango, Bu Yalan Tango oku, edebiyat, selim ileri eserleri, selim ileri kimdir, selim ileri kitap tanıtımları, selim ileri kitapları, selim ileri oku on Nisan 16, 2010 by yusufmirza

Türkçenin ritmiyle Türk aydınının çıkmazını buluşturan romanların edebiyatımızda adı konulmamış bir ayrıcalığı var. Bu romanlardan kimsenin itiraz etmeyeceği ikisini hatırlayalım: Huzur ve Tutunamayanlar. Selim İleri’nin yeni romanı Bu Yalan Tango‘nun, aynı soyağacına eklemleneceğini öngörebiliriz. Kimilerine ‘cesur’ gelebilecek bu savı gerekçelendirmeden önce romanın konusuna bakmakta yarar var:
Bu Yalan Tango, doksan yaşın eşiğindeki romancı Fatma Asaf’la orta yaşlı yazar Ufuk Işık’ın yaptığı nehir söyleşi çevresinde biçimleniyor. Fatma Asaf, bir dönemin aşk romanları, “klişe edebiyat” yazarı. İsmi bile “o zamanlardan kalma”. İlk kitabı, Atatürk’ün öldüğü gün yayımlanmış, Cumhuriyet’le birlikte yaşanan dönüşüme tanık olmuş. Sabahattin Ali’yi, Atsız’ı, Tanpınar’ı tanımış, Hüseyin Rahmi’yi adadaki evinde ziyaret etmiş. Yıllarca ölesiye yazmış Fatma Asaf, şimdi, doksan yaşına girerken kendisi için hazırlanan armağan kitabın hem mutluluğunu yaşıyor hem de bu “saçma sapan ırmak söyleşiyi” anlamsız buluyor. Ufuk Işık’sa ellilerinin yarısını çoktan geçmiş, “handiyse kel”, “sigaradan göğsü hırıl hırıl” orta yaşlı romancı. Çekingen, biraz da sinsi. Roman boyunca süren nehir söyleşide iki farklı kuşaktan iki romancı arasındaki tuhaf gerilime ortak oluyoruz. Bu gerilimin başarıyla betimlenmesinde galiba kapağında Selim İleri adı bulunan iki nehir söyleşi kitabının da payı var: İleri hem söyleşi yapan (Attila İlhan‘la) hem de söyleşi veren olarak (Anılar: Issız ve Yağmurlu, Haz. Handan Şenköken) nehir söyleşilere imza atmıştı.
Şiire yaklaşan dil
Bu Yalan Tango’nun yukarıda sözünü ettiğim soyağacına neden eklemlenmesi gerektiğinin ilk gerekçesi ve bana kalırsa romanın en önemli özelliği: İleri’nin kullandığı dil. Ne zamandır düzyazı dilinin hantallıklarından bunca arınmış bir roman okuduğumu hatırlamıyorum. Selim İleri’nin üslubundan aşina olduğumuz ama daha da incelmiş, şiire yaklaşan, sahih bir dil var karşımızda. Savruk görünüşü içinde ahenkli, kıvrak, lirik. Yazar dil konusundaki seçiminin ipuçlarını romanda Fatma Asaf’ın ağzından veriyor: “Bir romancının en büyük yarışı şiirle.” Hep bir ‘şair-romancı’ olmak istiyor Fatma Asaf, büyük bir şair-romancı: “Şiirle düzyazı arasındaki sınırları, karşıtlıkları tümden silebilmiş, silmiş.”

Bu Yalan Tangoİkincisi, romanda kurgusallığın boyutları: Selim İleri kurguyla gerçeğin sınırlarını ustaca belirsizleştiriyor ve fakat bunu bir ‘oyun’a dönüştürmeden yapıyor. Bazı ‘yaratıcı yazarlar’ gibi kurgu-gerçek arasındaki denemelerin tuzağına düşmüyor. Edebiyatımızın unutulmaz isimleri, Bu Yalan Tango’da birer karakter olarak karşımızda: “Pişman, yapayalnız bir adamdı Yahya Kemal”, “Tanpınar çok yalnızdı, yakından tanıdım onu”. Roman bu özelliğiyle kurgudan gerçeğe yaklaşırken, gerçek hayattan esinlenilmiş karakterler de gerçeği kurguya yaklaştırıyor. Anlatıcıya kulak verelim: “Gerçekliği yine gizledi, örttü; okur gerçekliği ancak dikkatle okursa metnin içinde darmadağınık, parçalanmış bulacak, lime lime edilmiş, ancak tek tek bir araya getirirse limeleri, örtükleri, saklıları…” Tabii şu tuzağa da dikkat çekerek: “Okurlar, hatta yazarçizerler, yazar anlatıcıyla romancıyı aynı kişiyi sanırlar. Anlatamazsınız.”
Üçüncüsü, Selim İleri entelektüel tarihimizin neredeyse bütün can alıcı sorunlarını aynı kitaba sığdırmak gibi riskli bir işe girişiyor ama bunun üstesinden başarıyla geliyor. Sözgelimi, didaktik olma kaygısındaki bir yazarın elinde bir karmaşaya dönüşebilecek konu bolluğu, Bu Yalan Tango’da zihin tarihimizin bir haritasına dönüşüyor. Belki Oğuz Atay’ın yazmayı tasarladığı Türkiye’nin Ruhu’nda yapmak istediğini gerçekleştiriyor Selim İleri: Doğu/Batı tartışmasından Köy Romanı’na, Türkçe ezandan sağ/sol bölünmesine, sosyalizmden aydınların dindarlara bakışına kadar bir yığın konu romanın sayfalarında beliriyor. Ve bütün bunların ortasında yazdıklarıyla var olma savaşındaki bir yazarın yaşadığı iç çelişkiler: “Dünya korkunç bir harbe sürüklenirken, elâ gözlerdeki ateşli bakışlarla uğraşıyordu.” Fatma Asaf’ın bu ikilemleri yaşamasında elbette değerinin bilinmemiş olmasının verdiği burukluk da var: “Memleketin insanını benden iyi mi tanıyordu, İnce Memet’i göklere çıkarırken. Yurdun dört bir yanından mektuplar alıyordum.” Şu cümleler, toplumsal çalkantıların ortasında ‘Batı acısı’nı yaşayan Türk aydınını ne güzel betimliyor: “Gençleri birbirlerine öldürttüler. O genç şair, sokakta ölüsü bulundu, Ankara’da. Gazetelerde okumuştu. Kılın kıpırdamadı Fatma Asaf, Lorca’ya daha çok acınırdın.”
Son olarak Bu Yalan Tango, anlatıcısının (yazarının değil!) roman sanatı üzerine görüşleriyle ve ortaya koyduğu roman poetikasıyla da soyağacının öteki romanlarıyla benzeşiyor. Romandaki en ilginç sav, roman ve öykü konusunda edebiyat dünyamızdaki yaygın anlayışa karşı: “Yaygın değerlendirişe kapılarak, roman sanatını hor görmek mi, öykü şiire en yakındır falan. Ufuk Işık yalan söylediğini düşündü, edebiyat çevrelerine yaranmak uğruna: En zoru öyküdür. Şiire en yakın. Çırpınarak yazarım öyküyü.” Sanırım öykünün romana önceliği ve şiire daha yakın olduğu anlayışının edebiyatımızda yerleşmesinde en büyük pay Memet Fuat’ındır. Bu Yalan Tango’nun anlatıcısı deyiş yerindeyse bir tabuya dokunuyor. Ekmek kavgasındaki Orhan Kemal’e “bitti bitti!”, Tanpınar’ın Huzur’una bayat diyenlere karşı ‘ucuz roman’ yazarı Fatma Asaf’ın şu sözleri üzerine de düşünmeliyiz: “Alnımın teriyle yaşamam sizin sosyalizminize ters mi düşer?” Şu cümle ise yalnızca Bu Yalan Tango’yu değil, bütün bir Selim İleri romancılığını anlamak için bir anahtar: “… Romanda ‘romancı’yı yazmak düşüncesi bana hep cazip geldi. Romancının romanı niye olmasın ki.”
Yakın tarihin özeti
Soljenitsin’in İvan Denisoviç’in Bir Günü romanındaki bir cümleyi hiç unutamam: “Ama Ruslar hangi elleriyle haç çıkaracaklarını unutmuşlardı”. Bu cümle bütün bir Rus devriminin özeti gibidir. Selim İleri’nin romanında genç Fatma Asaf’la Demiray’ın yaptığı o kısa tango da tıpkı Soljenitsin’in cümlesi gibi bir değişimin tarihini özetliyor. Güzel sesli hafızın okuduğu mevlit, işlenmiş mor seccade ama özellikle birkaç neslin hikâyesini saklayan şu basit cümle, Soljenitsin’inki kadar etkileyici geldi bana: “Allah’a inanır mısınız hanım kızım?”
Bütün bunların yanı sıra, Bu Yalan Tango’da Selim İleri romanlarının kendine has dokusunu da buluyoruz. Yalnızca bir paragrafından yazarının üslubunun tanınabileceği bir yapıt Bu Yalan Tango. Romandaki bütün ironilere, sinikliğe, acıya karşın ‘merhamet’ duygusunun varlığını da unutmamak gerek (gelecek yüzyılda Selim İleri’nin yapıtlarının toplu basımına ‘Merhamet’ adının verileceğini hayal ederim hep).
Dört-beş yıl önce Selim İleri bana Yarın Yapayalnız’dan sonra artık ‘büyük roman’ yazmaya gücü olmadığını söylemişti. (Selim Bey, tevazusuyla ‘büyük’ derken ‘hacimli’ romanları kastediyordu). Galiba bu söze inanmış ve korkmuştum. Korkum boşunaymış.
Kitapla İlgili Teknik Bilgi Ve Sipariş Şartları İçin Bu Linki Kullanabilirsiniz…
(Zaman kitap)

Articles

Rasim Özdenören: Demokrasi Kimin İçin?

In demokrasi, demokrasi makalesi, demokrasi yazıları, köşe yazıları, Rasim Özdenören: Demokrasi Kimin İçin?, yenişafak köşe yazıları, yenişafak yazıları on Nisan 16, 2010 by yusufmirza

Şurası belirtilmeye değer:Demokratik düşünme tarzı, sadece bir spekülasyona atıfta bulunmuyor. Aynı zamanda Batı kültürünün sınıflı, köleli, ırkçı ve ayrımcı toplum yapısına işaret ediyor. Kökleri böyle bir hayat tarzına kadar iniyor. Böyle olunca demokrasi egemen sınıfın lehine çalışan bir mekanizma olma halinden tümüyle kurtulamıyor.
* * *
Türkiye’de demokrasinin sözü edildiğinde hiç olmazsa 1950’lerden bu yana geçirdiği iktisadî-siyasî evrelerin karakteristiğini belirlememiz gerekiyor. 1950’li yıllar bence, bu ülke insanının ilk defa adam yerine konulmasıyla değerlidir.
Daha önceki birkaç on yılda önem atfedilen kesim sivil ve asker bürokratlar olmasına rağmen ilk kez 50’li yıllarda ülke nüfusunun çoğunluğunu teşkil eden köylülere değer verildiği ve değer verilebileceği gösterilmiştir. Ekonomi politikasında tarıma verilen ağırlık da bu değer verişin göstergesi sayılabilir. Köylü ilk kez o yıllarda ayakkabıyla, karşılaşabilmiştir. Şehri görmüş, sadece iktisadî zorunluluklardan dolayı değil, fakat aynı zamanda köyünün kendisine yetmemesinden dolayı da köyünü terk etmeye, şehre yerleşmeye başlamıştır. ’60’lı, ’70’li yılların temel karakteristiğini yetersiz de olsa ağır sanayi teşebbüsleri oluşturur. ’80’li yıllarda ise, ekonominin temel karakteristiğini iç ve dış ticaretteki hamleler belirler.
Tabiî bütün bu yıllar boyunca ’61 ve ’82 anayasalarına rağmen rejimin temel özellikleri değişmemiştir. Siyasî alanda olsun, iktisadî alanda olsun demokrasiyle uzlaştırılamayacak uygulamalar devam etmekte bulunmuştur. Ancak 1980 yılıyla gelen ve ’83’le hız kazanan serbest ticaret uygulaması hukukta bazı değişiklikleri zorunlu kılıyordu. Mesela, kaçakçılığın ihracata ve ithalata dönüştürülmesi, Türk parasını koruma kanununun kaldırılması, TL’nin konvertibl hale getirilmesi gibi radikal değişiklikler bu uygulama sadedinde sayılabilir. Bu değişiklikler aynı zamanda demokrasi talebini de yedeğinde getiriyordu. Nitekim, ilk kez Kürt meselesi böyle bir ortamda tartışma zeminine çekilebilmiştir. Rejimin temel rükünleri arasında sayılan devletçilik keza, bu dönemde sorgulanmıştır. Bunlar Türk siyaset alanında önemli gelişmeler sayılmalıdır.
Keza, Ceza Kanunu’nun 141., 142., 163. maddelerinin kaldırılması bu dönemde vuku bulmuştur. Şimdi, Türkiye’deki bu nitelikteki değişikliklerle dünya siyasasında vuku bulan ve adına Yeni Dünya Düzeni denilen değişiklik aynı zaman dilimine rastlamıştır. Yani, Türkiye’nin demokrasi talebi sadece kendisinin iç dinamiklerinin eseri olarak ortaya çıkmamış, fakat Yeni Dünya Düzeninin demokrasi ve liberalizm teklifleri ile de örtüşmüştür.
Ancak özellikle ’24 Anayasasının getirdiği retorik tümüyle aşılamadığından demokrasi konusundaki adımlar akim kalmış, aksamıştırAnayasaların üstünde askerin gölgesi hep mevcut olmuştur.
Şurası belirtilmeye değer: Demokratik düşünme tarzı, sadece bir spekülasyona atıfta bulunmuyor. Aynı zamanda Batı kültürünün sınıflı, köleli, ırkçı ve ayrımcı toplum yapısına işaret ediyor. Kökleri böyle bir hayat tarzına kadar iniyor. Böyle olunca demokrasi egemen sınıfın lehine çalışan bir mekanizma olma halinden tümüyle kurtulamıyor.
Fakat egemen sınıf veya zümre, bir biçimde fiili olarak hükümranlık mevkiinin (siyasî mekanizmanın) dışında kalırsa veya öyle bir zehaba kapılırsa, bu kez oyun bozanlık etmeyi denemekte kendince sakınca görmüyor. Türk siyasal hayatında özellikle cumhurbaşkanı seçimlerinde bu olayın kaideten ve sürekli tekrarlandığını görmek insana yalnızca usanç, bıkkınlık ve üzüntü vermekle kalmıyor, aynı zamanda, bu ülkede yaşayan insan adına umutsuzluk da telkin ediyor.
Bu defa da cumhurbaşkanı seçimi üzerinde aynı mihrakların bildik oyunlarını sergileyeceği anlaşılmaktadır. Halihazır Meclisin üye kompozisyonunu oluşturan siyasal partiler olsun, dışarda kalanlar olsun aynı yasanın hükümleri çerçevesinde, aynı şartlarla yarışmışlardır. Üstelik de, yürürlükteki yasalar, şimdiki sonucu almak üzere, yani koalisyon hükümetlerini bertaraf etme amacına yönelik olarak yürürlüğe konmuştur. Ama bunu kimse hatırlamak istemiyor. Kendini millet iradesinin üstünde görmek isteyenler, buna rağmen, kendilerine rağmen, her şeye rağmen oyun bozanlık etme alışkanlığından vazgeçmeyi bir türlü içine sindiremiyor.
Farkında değil ki, kendini iktidar hasretiyle yakıp kavuran husus, işte tam da onu yanlışa sürükleyen bu yanlış politikası ve o yanlışlıkta ısrar etme ihtirasıdır.
Yenişafak

21/12/2006

Articles

"Bal’ın hakikati"(bejan matur)

In ödüllü filmler, bal filmi, bal filmi eleştirileri, bal filmi izle, bejan matur yazıları, berlin film festivali, köşe yazıları, semih kaplanoğlu on Nisan 14, 2010 by yusufmirza

‘Aynanın önü ve arkasında olanlar’ Semih Kaplanoğlu’nun sinemasını en iyi anlatan metafor bu. Çünkü Kaplanoğlu bize bir şeyi göstermiyor, o şeyin içine çağırıyor. Hatta çağırmakla kalmayıp içine kapatıyor. Bir tür kuantum alanı gibi. Her gün yanından geçip gittiğimiz, belki düşündüğümüz ama yeterince hissedemediğimiz anları, halleri izleyicisine yaşatıyor. Sinemada yarattığı yeniliği eleştirmenler anlatacaktır. Ben filmindeki şiirle ilgiliyim. Kelimelerin gerisindeki alanı ve derinliği fark eden bir yönetmen olarakmuhayyilesinde birikenlerle. Bal’ın bize gösterdiği derinlik, daha doğrusu yaşattığı derinlik şu ana kadar benim bildiğim yerli sinema örnekleri arasında yok.
Bazı filmler ruhunuzda bir yere değer. Bazıları ise değmekle kalmaz öyle bir yerin var olduğunu size hayretle fark ettirir. Kim Ki Duk’un, ‘İlkbahar, yaz, sonbahar, kış, ilkbahar…’ filmi, Nagisa Osima’nın ‘Duygu İmparatorluğu’, Taviani kardeşlerin ‘Kaos’u, Tarkovski’nin ‘Ayna’sı o hayretin iyi birer örneğidir.Aradan geçen onca zamana rağmen etkisi süren bu sinemanın sırrının nihayet Semih aracılığıyla bize de açılmış olması ne büyük bir şans. Bal’daki derinlik, bu topraklarda var olan ama bize henüz gösterilmemiş olan derinlik. Belki edebiyattan bildiğimiz ama görselliğe taşıyamadığımız.
Bal’ın başarısı tanımadığımız bir zaman ve hakikat algısını görselleştirmesinde. ‘Sadece estetik kaygı veya gerçeklik kavramından öte, zamanın bende daha derin karşılıkları var’ derken Kaplanoğlu’nun neyi kastettiğini Bal’da görüyoruz.Sözünü ettiği o derin karşılığın dilini kurabilmesi büyük bir imkan bir yönetmen için. Bunu başarmış olmak elbette onun kainat, varlık algısıyla ilgili.
Kaplanoğlu’nun bizi götürdüğü derinlik sadece ormanın derinliği değil. Salonda ışıklar sönüp ormanın derinlerine daldığımızda, ormanı bir varlık alanı gibi yaşadık. Filmin dakikaları bitse de Semih’in kamerasıyla dokunduğu yer kapanmadı. Ve etkisi devamla var. Ruhta kurduğu zaman işliyor hâlâ. Zaten iyi sinema da bu değil midir.Aslında olan ama farkında olamadığımız bir oluşu fark ettirmesi. Tıpkı şiir gibi. İmgelerin alanından ses vermesi.
Ve iyilik… Semih’in filmlerini diğer başarılı sinemacılardan mesela Nuri Bilge Ceylan’dan ayıran en önemli özellik filmlerindeki iyilik teması. Çünkü Semih, ruhun alanını iyilik ön kabulüyle ele alıyor. Varılacak yerde hep iyilik görüyor. Onun şeylere yaklaşımı, mekana, nesnelere, insana yaklaşımı çok sessiz görünse de gerisinde büyük bir dil var. Atmacanın, ormanın, derin ağaç gövdelerinin, masaya konan kırmızı elmaların, masa örtüsünün var olduğunu bizimle kurdukları fasılasız ilişkiden anlıyoruz. Bizimle konuşuyorlar çünkü onların varlık perdesi, izleyiciye aktarılmak üzereyönetmen tarafından kaldırılmış. Manayı kelimenin kalbine indiren nedenleri sezen bir yönetmen olarak Kaplanoğlu izleyicisine görünenin gerisindekini aktarıyor. Şiirin alanı o. Yüksek idrakin alanı. Bu idrakin yansımasını en iyi kurduğu karşıtlıklarda görüyoruz.
Doğaya ait bütün o belirsiz formların içine yerleştirdiği net geometriler onun sinemasındaki gizli matematiğe işaret ediyor. Mesela okuldaki çocukların yaydığı saflığın ve ışığın ortasına yerleştirdiği fanustan yansıyan dikdörtgen kırmızı okuma kokartları rasyonel olanı temsil ediyor. Yakup’un atölyesindeki keskilerin, bıçakların yerleştirilme biçimi keza. Arı kovanlarına ulaşmak için kurulan makara sisteminden iplere, mekaniğin doğa ile buluştuğu yerde kurulan karşıtlık filmde yakalanan hiçbir güzelliğin tesadüfi olmadığını gösteriyor. Ruhsallıkla taçlanmış yüksek bir akıl var filmde. Ve bana kalırsa filmi başarılı kılan da bu yanı. Ham bir doğa güzlemesi değil. Belli ki Kaplanoğlu, aklı kalbin emrine vermenin mucizesini keşfetmiş.Sinemasını anlatırken külli iradeden söz etmesi boşuna değil; ‘Bu dünyanın görüntüsünün sadece görünenden ibaret olmadığı. Külli bir iradenin içinde onun da varlığını sezerek yaşıyor olduğumuz.’ cümlesiyle kendisini anlatması tesadüf olabilir mi?
Bir de Yusufvar tabii. Daha doğrusu filmde Yusuf, temsil ettikleriyle var.Çünkü Semih bize çocuğu göstermiyor, çocuk aracılığıyla bir ruhu gösteriyor. Mucizeyi gösteriyor. Anlatılanların Yusuf’un gözünden aktarılmaması yönetmenin net seçimi. “Çocuğun gözünden anlatılan hikaye” sığlığına ve sömürüsüne düşmeden bir hakikate işaret edilebileceğini kanıtlıyor.Filmdeçocuğun aracılık ettiği bir ruhsal alan var. Çocuk bir ruh orada, ruha varışın aracı. Adı, imgesi, hakikatiyle insanın başlangıç hikayesine göndermeler yapan bir figür Yusuf.
Filmi izledikten sonra içine girdiğim sessizliğin neyle ilgili olduğunu anlamayaçalıştım. Değil mi ki iyi filmler bende hep sessiz kalma ve yürüme duygusu uyandırır. Ama Bal’da tanıdığım bu histen fazlası vardı. Çünkü film bittiğinde herkes öyle bir derinliğe ve sessizliğe çekilmişti ki, çoğu tanıdık olan izleyiciler salondan görünür bir sessizlikle dağıldılar. Film izleyicilerine birbirleriyle vedalaşmaları için bile bir kelime bırakmamıştı. Kendisi konuşuyordu çünkü. Dipten dibe ruhta işliyordu. Muhteşembir sessizlikti.
Bal’ı izledikten sonra, bu dilsiz olmayan sessizliği bize yaşatan Semih’le aynı ülkede yaşamanın, onu tanımanın gururunu hissettim. Ve beni daha da mutlu eden Almanya’dan verilen ödülün nasıl hak edilmiş olduğunu görmekti. Haniödül konjonktürel de olabilirdi. Susuz Yaz’dan sonra elli beş yıl geçmiş ve sıra bir Türk yönetmene gelmiş olabilirdi. Ama değil işte. Semih yarattığı dünyanın içine haklı olarak Berlin jürisini de çekmeyi başarmış. Ve kendi mucizesine, ki hayattır o, onları da ortak etmiş.
Orhan Pamuk, Yeni Hayat romanına ‘bir kitap okudum vehayatım değişti’ diye başlamıştı.Türkiye’deki sinema izleyicisi Semih’inBal filminden sonra, aynı iddialı cümleyi artık gönül rahatlığı ile kurabilir. Çünkü bildiğimiz bütün anlatım olanaklarını zorlayan, bilmediğimizi bize kanıtlayan bir sinema ile karşı karşıyayız.

Articles

4 Nesil Çocukluk Belgeseli(süper izleyin)

In 4 nesil, 4 nesil belgeseli izle, 4 nesil seyret, can dündar, klip, sosyal belgeseller on Nisan 14, 2010 by yusufmirza

1.Kısım

var params = { ‘allowfullscreen’: ‘true’, ‘allowscriptaccess’: ‘always’, ‘wmode’: ‘transparent’ };var attributes = { ‘id’: ‘video0’, ‘name’: ‘video0’};var flashvars = { ‘file’ : ‘http://video.ak.facebook.com/video-ak-sf2p/v22832/132/54/103259296363334_37639.mp4&#8217;, ‘image’ : ‘http://www.searchmoviedownload.com/onresim.png&#8217;, ‘provider’ : ‘video’, ‘width’ : ‘550’, ‘height’ : ‘462’, ‘controlbar’ : ‘bottom’, ‘dock’ : ‘false’, ‘icons’ : ‘true’, ‘logo.file’ : ‘http://www.siberresim.com/images/535d8pebyioivb2p4vu.png&#8217;, ‘logo.link’ : ‘http://www.siberresim.com/images/535d8pebyioivb2p4vu.png&#8217;, ‘logo.hide’ : ‘true’, ‘logo.position’ : ‘bottom-left’, ‘playlist’ : ‘none’, ‘skin’ : ‘http://www.searchmoviedownload.com/wp-content/plugins/flash-video-player/skins/stylish/stylish.swf&#8217;, ‘autostart’ : ‘false’, ‘bufferlength’ : ‘1’, ‘item’ : ‘0’, ‘mute’ : ‘false’, ‘repeat’ : ‘none’, ‘shuffle’ : ‘false’, ‘smoothing’ : ‘true’, ‘stretching’ : ‘uniform’, ‘volume’ : ’90’ };swfobject.embedSWF(“http://www.searchmoviedownload.com/wp-content/plugins/flash-video-player/mediaplayer/player.swf&#8221;, “video0”, “550”, “462”, “9.0.0”,”http://www.searchmoviedownload.com/wp-content/plugins/flash-video-player/mediaplayer/expressinstall.swf&#8221;, flashvars, params, attributes);

2.Kısım

var params = { ‘allowfullscreen’: ‘true’, ‘allowscriptaccess’: ‘always’, ‘wmode’: ‘transparent’ };var attributes = { ‘id’: ‘video1’, ‘name’: ‘video1’};var flashvars = { ‘file’ : ‘http://video.ak.facebook.com/video-ak-sf2p/v22832/131/59/103260066363257_29730.mp4&#8217;, ‘image’ : ‘http://www.searchmoviedownload.com/onresim.png&#8217;, ‘provider’ : ‘video’, ‘width’ : ‘550’, ‘height’ : ‘462’, ‘controlbar’ : ‘bottom’, ‘dock’ : ‘false’, ‘icons’ : ‘true’, ‘logo.file’ : ‘http://www.siberresim.com/images/535d8pebyioivb2p4vu.png&#8217;, ‘logo.link’ : ‘http://www.siberresim.com/images/535d8pebyioivb2p4vu.png&#8217;, ‘logo.hide’ : ‘true’, ‘logo.position’ : ‘bottom-left’, ‘playlist’ : ‘none’, ‘skin’ : ‘http://www.searchmoviedownload.com/wp-content/plugins/flash-video-player/skins/stylish/stylish.swf&#8217;, ‘autostart’ : ‘false’, ‘bufferlength’ : ‘1’, ‘item’ : ‘0’, ‘mute’ : ‘false’, ‘repeat’ : ‘none’, ‘shuffle’ : ‘false’, ‘smoothing’ : ‘true’, ‘stretching’ : ‘uniform’, ‘volume’ : ’90’ };swfobject.embedSWF(“http://www.searchmoviedownload.com/wp-content/plugins/flash-video-player/mediaplayer/player.swf&#8221;, “video1”, “550”, “462”, “9.0.0”,”http://www.searchmoviedownload.com/wp-content/plugins/flash-video-player/mediaplayer/expressinstall.swf&#8221;, flashvars, params, attributes);