Articles

Osman Özbahçe ile Söyleşi

In 2.yeni, cemaat.com, edebiyat, günümüz şiiri, osman özbahçe, osman özbahçe söyleşi, söyleşi, söyleşiler, şairler, şiir eleştirileri on Nisan 5, 2010 by yusufmirza

İsterseniz öncelikle şiire girişinizle başlayalım. Bir söyleşide şiire can sıkıntısından başladığınızı söylüyordunuz. Şiir serüveninizi ve onu başlatan bu sıkıntıyı açar mısınız biraz?
Galiba korkağın teki olduğum için şiire başladım ben. Belki de en doğru cevap budur. Yoksa devletle aramı bozmam gerekecekti. Yani o günleri düşündüğüm zaman böyle bir sonuç çıkıyor. Fakat şiirin, Mehmet Âkif, Sezai Karakoç, İsmet Özel   gibi insanları düşündüğün zaman cesaret isteyen bir işe dönüşebileceğini sonradan öğrendim.
Şiire başladığım sıralarda kendimi çevreden kopmuş hissediyordum. İç dünyamda, kendimi kendilerine kardeş sayabileceğim insanlardan kurulu bir emniyet alanı, bir korunak oluşturamamıştım. Benim nedense bütünüyle güvendiğim adamlar hep ölmüş adamlardı. Şiir de bana herkese kapılarımı kapatabilme; ama aynı zamanda açabilme imkânı verdi galiba. Kimseye mecbur olmadan bir şey yapabiliyordunuz. İlk başlarda böyleydi. Sonradan durum değişti, hem de çok.
Şiirinizin temelinde güçlü bir süreklilik duygusu var. Bir sağanak ya da elektrik akımına tutuluyoruz okurken. İlk şiirden son şiire geçerli bu. Özellikle Düşmanlık’ta daha bir belirginleşen bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Ben bir şeyi, sadece bir şeyi, dönüp dönüp bir şeyi, sadece bir şeyi yazmak istiyorum. Yazmak istediğim şey muazzam Âkif’in yazmak istediği şeydir. Yazmak istediğim şey daima bağlı kaldığım şeydir.
Benim şiir işinde en çok önem verdiğim hususlardan birisi bütünlüktür. Milletin anladığı bütünlük, fanilanın renginden başlayıp düğmelerinden çıkacaksın. Hele fanilayı bir kıza giydirip ona bir de manita muamelesi çektin mi, senden bütünü yok. Ben yazılarımda millete bunu önerdim; çünkü sizin süreklilik diyerek işaret ettiğiniz şeye örneğin, ancak bundan sonra ulaşılabilir. Fakat burada takılıp kalanlar treni kaçırır. Çünkü çağımızın kafası böyle çalışmıyor, çağımızın günlük hayatı böyle yaşanmıyor. İşte adamı karşına alıp kaşını gözünü tek tek sayman bütünlük filân değildir. Bu klişedir, geçmişe dair bir klişe. Çoktan parçalandı. Şimdi geçişler çok hızlı. Meseleler çok hızlı. Çeşit çok. Bütünlük bu hızın altında ezilmemektir. Bizimle alâkalı her şeyin içinde dolaşmaktır. Ele geçirmektir. Bütün parçaları bir ana unsur etrafında toplayabilen “büyük el” gibi bir şeydir bütünlük. Şiiri falan bir kenara bırakın, kapitalizmi ve onun ideolojisi olan yaşama biçimini yenebilecek yegâne ilâç bütünlük denen şeyde gizlidir.
Şiirde bütünlüğü ceketin, pantolonun, gömleğin, kravatın birbiriyle uyumlu renklerden oluşması gibi bir şey sanıyorlar. Orta kafadır bu. Ama şiirde bunu yapabilene bile bir yer açılır. Onu söyleyeyim.
Modern şiirimiz içinde Sezai Karakoç’tan, ama özellikle de İsmet Özel’den beslendiğinizi sık sık ifade ediyorsunuz. Bu bağlamda, şiirde öncü ustalarla ve gelenekle sağlıklı bir ilişki kurma konusunu sorsak?
İlâç ikisinde gizli. Âkif de büyük atamız… Bakın, gelenek, yenilik dediğimiz şeydir. Hayatta kalan, yaşayan şeydir gelenek. Yenilik de bunun üzerine kurulur. Yeniliği yaşatan gelenektir. Yenilik denen şey kendini gelenek denen şeye katabiliyorsa yeniliktir. Öbür türlüsü zıpçıktılıktır. Çabuk geçer. Millet, geleneği arkeoloji yapmak, alengirli kelimeler kullanmak sanıyor. İlericiliği, yeniliği de edebiyat yerine yazın, şiir yerine yır mır demek zannediyorlar.
Türkiye’de ilericiliğin anlamı köksüzlüktür. Yani ilerici olan yok olandır, olmayandır. Şiirde, devlette, millette, tarihte, dinde, imanda, “Dün dündür, bugün bugündür,” kuralı işlemez. Dün bugündür, bugün dündüre benzeyen bir süreklilik işler. Bu sürekliliğin, akıp gelen şeyin, biçim veren özün adıdır gelenek.
Ben gelenek hususunda da, yenilik hususunda da aynen Sezai Karakoç gibi, İsmet Özel gibi düşünüyorum. Bizi biz yapan şey bizde değişmeden kalan şeydir. Ben o şeyden geliyorum. Oğlum da, kızım da o şeyden geldikçe sorun yok, yaşayacağız demektir. Yaşamak yeni kalmaktır. Ölen eskir, yaşayan değil. Fakat memleketimizde, Tanzimat’tan itibaren girdiğimiz Batılılaşma yolunda, kendi dertlerimiz yetmezmiş gibi bir de tuttuk içimizde kendimize, değerlerimize düşman bir zümre yarattık. Bizi biz yapan, dolayısıyla yeni ve diri yapan öze düşman bir kitle yarattık. Bunlar Batı’nın içimize yerleştirdiği canlı bombalardır. Hizadan çıkarsak Batı bunları patlatacak. Her atılımımızı bu zümreyle engelleyecek, bizi bu zümreyle geri bırakacak. Bugünkü manzara bundan ibarettir. Batılılar adına üzerimizde denetim kuran bu zümrenin egemenliğini yıkmadıkça hiçbir konuda atılım yapamayacağız. Futbolda bile. Yeni ve diri kalabilmek için bunları etkisiz hâle getirmemiz lâzım. Ben bıktım bizi geri bırakan bu zümreden, devlet bıkmadı. Ne bekliyor anlamadım, hepten batmamızı mı bekliyor?
Bugün memleketimizde Batılılar adına iş tutanlar güçlü görünmektedir; fakat onların gücünün içi boştur. Acı olan, onlara karşı çıkanların da içi boştur. Daha da acı olan, karşı çıkanların rakip takıma geçebilmek için hiçbir fırsatı kaçırmamasıdır. Bizim gibilerini salak yerine koyarak bunu yapmasıdır. Ama öyle değil. Bizim günümüz de gelecek, hem de büyük gün. Bu kesin.
Osman Özbahçe şiiri denilince, akla ilk gelen konulardan birisi de cesarettir. Şiirle cesaret ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şiirde cesaretin iki anlamı vardır. Birincisi, piyasaya uymak yerine iyi şiire hamle etmektir. İkincisi, milletinin, tarihinin vicdanından doğmaktır. Bizi üçüncü sınıf bir şiire, anlayışlara mecbur tutan piyasayı esas almak yerine, öyle bir adam olacaksın ki kimse sana itiraz edemeyecek. Bunun için ortalamayı aşman gerekir. Bunun için çalışman gerekir.
Sonra belâdan korkmamak lâzım. Belânın altında ezilip gidiyorsan zaten sorun yok. Güle güle. Belâyı aşmanın yolu çalışmaktır. Yani insanın, burnunu sürtmek isteyenlere bu zevki yaşatmaması lâzım. Fakat tek başına çalışmak yetmez, aynı zamanda sabit durmasını da bilmek lâzım.
Bugün şiirimiz de, edebiyat dergilerimiz de iyice cılkı çıkmış bir imgeciliğin, bir romantizmin, bir soyut ifadelerin, hayallerin egemenliği altındadır. Bu egemenliğin özü yeteneksizliktir. Bu işe kafası basmamaktır. Burada es geçilen husus, böyle yapıldığı takdirde Türk şiirinin bu anlayışta olanlara bir sayfa açmayacağıdır. Öyleyse derdin ne kardeşim?
Şiirinizdeki metafizik öğelere gelelim isterseniz şimdi de. Modern olan her şey gibi, modern şiirin de en büyük açmazlarından biridir fizikötesine kapalı olmak. Oysa sizin şiiriniz fizikötesiyle bağlantısını koparmıyor aslâ. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Sevgili Görkem, ben bu metafizik kavramından hiçbir şey anlamıyorum. Sevmiyorum da. Cahit Zarifoğlu’nun, “Sevemedik Müzeleri” diye bir şiiri var, onculayın, ben bir türlü sevemedim bu kavramı. Kafamdaki hiçbir şeye de denk gelmiyor bu kavram.
Şimdi ben bu kavramın Necip Fazıl’da, Sezai Karakoç’ta çokça geçtiğinin farkındayım. Necip Fazıl’da mavera kelimesi de vardır. Bu kavram Cahit Zarifoğlu’nda bile var. Bugün hem Necip Fazıl, hem Sezai Karakoç üstüne yazanların ilk kelimelerinin bu olduğunu, bu kelimeyi bu şairlerimizin her derdinin devası olarak gördüklerini, bunun için de bir türlü doğru tespitler yapamadıklarını biliyorum. Bana soğuk savaş döneminden kalma “eski” bir kelime gibi geliyor. Artık bizi izah edemez bir kelime… İki kutuplu dünyadan kalma bir kelime. Ben hem Necip Fazıl’da, hem Sezai Karakoç’ta bu kelimenin dönemsel olduğu kanaatindeyim. Necip Fazıl’ı da, Sezai Karakoç’u da bu kelimeyle izah etmemek gerektiği kanaatindeyim. Kapitalizmin açtığı yaralar söz konusu olduğunda bu kelimeye bir şeyler yükleniyor, komünizmin açtığı yaralar söz konusu olduğunda aynı şeyler. Bu böyle gidiyor. Bu kelimeye sürekli bir şeyler yükleniyor. Bizim doğrudan o yüklediğimiz şeylerle konuşmamız lâzım. Artık böyle yapmamız lâzım. Bir de bu kelimenin bunca rağbet görmesinin sebebi bir dönem insanların şifreli konuşmaya mecbur olmaları galiba. Biraz da metafizik dendi mi bilimsel olunuyor. Böyle bir durum da var.
Bence bir şey denecekse ahiret demek lâzım, cennet cehennem demek lâzım. Bizim kimseyi bir şeye ikna zorunluluğumuz yok. Geçip gitmek lâzım. Yeter artık. Üstelik böyle şeyler gün gelip aslının yerini tutmaya başlıyor. Ondan sonra ortalık kendini Müslüman sanan Fransız aydınlarından geçilmiyor. Adam İslâmiyet’e öğreti diyor. Ne öğretisi kardeşim? Bunun adı İslâmiyet’tir. Bu başka bir şeydir, senin öğreti dediğin şey başka bir şeydir. Şu ilâhiyat fakültelerindeki hocaların yazılarını bir okuyun bakalım; bunlar tefsir, hadis, kelâm, siyer konuları mı yazıyorlar yoksa hiç bilmediğimiz bir alanla mı karşı karşıyayız. Din dili diye bir şey kalmadı. Bir şeyin dili yoksa kendisi de yoktur. İlâhiyat fakültelerinin ne Türkiye’deki düşünce hayatı üzerinde, ne de İslâmî hayat üzerinde zerrece etkisinin bulunmamasının sebebi nedir? Bunlar yakında imamlardan bile yatırgaç kaldırgaç diye söz etmeye başlayacaklar. Her şey bilim katına taşınıyor. Ama taşıma işleminde bütün kap kacak kırılıyor. Sonradan yenileme işine girişiyorsun. Artık o şey eski şey değil, başka bir şey. Yerinden ettiğin şeyin yerine koyduğun şey yerinden ettiğin şey değil. Batılıların yapamadığı dönüşümü bunlar yapıyor, hem de gönüllü. Pes yani. Ben, bugün için ama, metafizik kavramıyla konuşmanın sosyeteye göz kırpmak olduğu kanaatindeyim. Geçtik o devri. Yani geçmemiz lâzım artık.
Öbür taraftan, şiir söz konusu olduğunda, sorudaki metafiziği “değer” olarak tercüme edebiliriz. İnsanın hakikat aranışı, ontolojik gerçeğiyle bütünleşme çabası olarak algılayabiliriz. Eğer tercümeyi, bakın boyuna tercüme yapıyoruz, maneviyat arayışı şeklinde yaparsak, modern şiirimizin yekûnunun, olmasa bile çok önemli bir kısmının “metafizik” olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, bu anlamda Turgut Uyar’ın şiiri Sezai Karakoç’un şiirinden, Mehmet Âkif’in şiirinden daha metafiziktir. Çünkü Sezai Karakoç’ta da, Âkif’te de metafizik aranış denen şey yoktur. Niye olsun ki? Bu daha ziyade, bunun eksikliğini çekenlerde olur. Modern şiirdeki yalnızlık hikâyelerinin, tutunamamak, katılamamak hikâyelerinin ardında yatan en önemli sebeplerden birisi maneviyat aranışıdır. Modern şiirimizin başlarında, meşhur İkinci Yeni günlerinde, sonradan gelip meseleye dahil olanlardan bazıları, meseleyi laiklik filân sandıkları için, ona göre davranmak istemiş, Sezai Karakoç da o öyle değildir diyerek yol göstermiştir.
Modern şiirin kapitalizme boyun eğmeyişinin en önemli sebeplerinden biri bu maneviyat arayışı dediğimiz şeydir. Yani modern şiir, sanılanın aksine, “fizikötesi”ne açık bir şiirdir. Şiirde modern demek, çağın, içinde bulunduğun dönemin konuşma biçimi demektir. Sanıldığı gibi, ideolojik bir tercih değildir. Şiirde modernizm, ideoloji tercihinin ötesinde bir şeydir. Bunu anlamayanlar arada bir, “Aaa! Müslüman şairler de biz gâvurlar gibi modern şiir yazıyor,” filân ederler bilgiçlik taslayarak, laiklik adına bir övünç payı çıkararak. Garibandır böyleleri. Gülüp geçmek lâzım.
Türkçe şiirin gidişatı ve geleceği yönündeki değerlendirmeleriniz ne yönde? Sizce şiirimizin bugünü, geleceğine dair -olumlu, olumsuz- ne tür uyarılar içeriyor?
Sevgili Görkem, sen ne kadar, bir tavır olarak “Türkçe şiir” desen de bu tabir “Türkçe şiir” için son derece tehlikeli, Türk şiirinin tedavülden kalkmasına yönelik bir müdahaledir. Bunu ben böyle anlıyorum. Burası Türkiye ve biz kimsenin mandası, sömürgesi filân değiliz. O zaman şiirimizin adı da Türk şiiridir.
Türk şiiri, ne yazık ki İkinci Yeniden beri yerinde sayıyor. Biz 1950’li yıllara Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever ve Ece Ayhan’ı yazarsak, 1960’lı yıllara da Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel’i yazarsak, hani sonrası? Ortada en az kırk yıllık bir uyku var. Bugün de süren bir uyku var.
Orhan Veli gibi bir adama ihtiyacımız var bugün; ama bu sefer durum vahim olabilir. Çünkü Orhan Veli’den sonra Sezai Karakoç vardı. Mükemmel bir kuşağı vardı Sezai Karakoç’un. Şimdi bir yıkıcı çıksa ters tepebilir. Sezai Karakoç gibi bir kurucu gelmeyebilir. Orhan Veli’den sonra İkinci Yeni geldi, şimdi hiçbir şey gelmeyebilir. Onun için bugün derleyip toparlayıcı bir harekete, bir kadroya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç ışığında piyasaya baktığımızda da durum vahimdir, hem de çok vahim.
Bu durumda, gelecek meselesinde de manzara karanlık. Ben bugünden ileriye baktığımda, bugün kendini pek mühim sima sanan pek çok ismin yarınlara kalmayacağı kanaatindeyim. Bunu yüzlerine karşı söyleyemiyorum; ama bunun böyle olduğunu biliyorum. Bu iş kendi kendine gelin güvey olmaya gelmez.
Peki, şiirimizin dergilerde boy veren durumunu da dikkatle izleyen biri olarak, bu yıl hangi şairleri işaretlediniz?
Görkem kardeş, eğer bıçak kemiğe durumu yapacaksak, şiirimiz ne yazık ki üç beş sasının elinde oyuncaktır. Roman bugünlerde çok modadır, hikâyemiz de pek durgundur. Durum işin aslında bu kesinliktedir.
Türk şiirinin iftiharı İsmet Özel’in 2005 yılı boyunca düzenli olarak şiir yayımlaması ve yıl sonunda da yeni bir şiir kitabı çıkarması yılın en önemli olayıydı.
Bu yıl, değerlendirme yazılarımın üçüncüsünü yazdım. Nasipse Türkiye Yazarlar Birliğinin yıllığında yayımlanacak. Yıl boyunca şiirlerini beğenerek izlediğim şairlerden on beşini seçtim: İsmet Özel, Ali K. Metin, Murat Güzel, Hakan Şarkdemir, Süleyman Çobanoğlu, Vural Kaya, Hayriye Ünal, Evren Kuçlu, Yücel Kayıran, Ömer Şişman, Zeynep Arkan, İbrahim Aladağ, Hakan Kalkan, Aslı Serin ve Hakan Arslanbenzer.
Kökler var bir de; gittikçe derinleşen, gürbüzleşen. Kökler’i de Osman Özbahçe’nin şiir çabası içinde değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yayın yönetmeni olarak derginin misyonunu anlatır mısınız bize?
Kökler, ortak bir anlayışa sahip bir grup arkadaşın birlikte çıkardığı bir dergidir. Dergimiz Türk şiiri dergisidir. Daha ilk sayısıyla çapını ortaya koymuştur. Bizim bir meselemiz vardır ve yayınımız buna dönüktür. Bizim piyasadaki dergilerden farkımız, ele aldığımız meseleye yaklaşımdaki ciddiyetimizdir. Medya maydanozları yerine, bunların keyfi yerine metne bakmamızdır, meseleye bakmamızdır. Mesele etrafındaki kurgudan değil, meselenin kendisinden gitmemizdir. Hakikati ve adaleti esas almamızdır, piyasadaki kurguyu değil. Meselâ, Necip Fazıl yazılarımız okunursa ne demek istediğim anlaşılır. Her konuda yazılarımız karşılaştırmalı olarak okunursa ne demek istediğim anlaşılır.
Biz eninde sonunda Kökler’deki perspektifin şiir ortamına yerleşeceği ve tayin edici güç olacağı kanaatindeyiz. Yaptığımız işe bu kadar güveniyoruz.
Son olarak kitapları sorsak; sözcüğün tüm çağrışımlarıyla kitabı? Kitaplarla ilişkinizi?
Keşke insanlar kitaplar kadar içten olmayı başarabilseler. Kitaplar insanın en iyi dostudur. Ben ne öğrendiysem kitaplardan öğrendim. Gelgelelim, kitaplara bir düşmanlığım da var. Kitaplardan ne öğrendiysem hayat bana tersini öğretti. Bu böyle değil dedi, buna böyle demezler dedi. Haklı olan kitaplardı, geçerli olan hayat. Bunu bugün dahi kabullenebilmiş değilim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: