Articles

Çirkin [Beşir Ayvazoğlu]

In alıntı, çirkinlik, beşir ayvazoğlu, dünya edebiyatında çirkinlik, edebiyatta çirkinler, iktibas, kitap alıntıları, yazarlar on Mart 23, 2010 by yusufmirza

[…] Voltaire, Felsefe Sözlüğü’nde, kurbağa için güzelin, küçük kafasından fırlamış patlak gözleri, yassı ve geniş suratı, sarı karnı ve esmer sırtıyla dişisi olduğunu yazar.
Ve “Gineli bir zenciye sorunuz; onun için güzel, siyah, yağlı bir deri, balık gözler, yayvan bir burundur”. Voltaire doğru söylüyor; güzellik ve çirkinlik, kültür çevrelerine göre, hatta kişiden kişiye değişen izafi değerlerdir. Hani Mecnun’a “İlahi çocuk, Leyla’dan daha güzel niceleri var, bula bula onu mu buldun?” derler. Aldıkları cevap, sözünü ettiğimiz izafiliğin veciz bir ifadesidir: “Siz onu bir de benim gözümle görün!”
VAY BENİM KÖSE SAKALIM!
Peki, güzelliğin ve çirkinliğin hiç mi ölçüsü yok? Olmaz mı? Her kültür çevresinde zaman içinde birtakım ölçüler teşekkül etmiştir. Bu ölçülere uymayanlar, ağızlarıyla kuş tutsalar çirkin damgasını yemekten kurtulamazlar, mutsuz olurlar, yükselemezler. Hatta eski toplumlarda iş bulmakta bile zorlanırlardı. Devlet-i Aliyye’ de, güzel ve gösterişli olmayanların çok büyük başarılar göstermedikleri takdirde üst kademelere tırmanmaları imkansız denecek kadar zordu.
XVI. yüzyıl şairlerinden Köse Meali, çirkinliği yüzünden müderrisliği zamanın kazaskerlerince sürekli engellenen, ilmiye mesleğine mensup zeki bir adarnmış. Köse lakabını da çirkinliği yüzünden taşımak zorunda kalan zavallı şair, Hasan Çelebi Tezkiresi ‘nde, çirkin, şekilsiz, onu bunu sürekli hicveden, güvenilmez, sakalının seyrekliği yüzünden ciddiyetini kaybetmiş biri olarak tarif edilir.
Meali’nin hiciv silahını, kendisini küçük görenlerden intikam almak için sık sık kullandığı muhakkaktır. Müderrisliğe layık görülmemesi üzerine yazdığımanzumede, hiç bir şey bilmediği zamanlarda bile, şimdi müderris yapılanlardan daha üstün olduğunu, ne var ki feryadını kimseye duyuramadığını yana yakıla anlatır. […]
Ancak feryadını, daha sonra tahta geçen Kanuni’ye duyurmayı başarmış, takdim ettiği şiir ve nesirler saye sinde önemli görevler elde ederek ömrünün sonuna kadar refah içinde yaşamış, bu arada kediseverlerin bayılacakları Hirrename gibi manzumeler yazmıştır.
Tıpkı Meali gibi, çirkinliği yüzünden devlet kademelerinde büyük güçlüklerle karşılaşanlar-dan biri de, Abdülhamid-i Evvel devrinin reisülküttablarından Bahir Abdürrezzak Efendi’dir. Koca Ragıp Paşa’nın yakın dostlarından Reisülküttab Hacı Mustafa Efendi’nin oğlu olan Abdürrezzak Efendi, kara kuru, çirkin, kısa boylu, fakat son derece zeki, bilgili ve becerikli bir adamdır. Koca Ragıp Paşa’nın sadrazam olduktan sonra, liyakatini çok iyi bildiği Abdürrezzak Efendi’yi görmezlikten gelmesi, Sadaret Kethüdası’nın dikkatini çeker. Birgün bu genç ve zeki adamın meziyetlerinden söz açarak tezkirecilik göreviyle taltif edilip edilemeyeceğini sorar. Tarihçi Vasirın anlattığına göre, koca Ragıp Paşa’nın şaşırtıcı cevabı şöyledir: Filhakika pederiyle dost idik. Abdürrezzak Efendi’nin de ehliyetli olduğu malumdur. Ancak insana mevki ve makam için boy bos lazımdır, öyle bodur ve kasirü’l kaame çelebi yi mahall-i heybet olan divan-ı aleme hizmete getirmekle erbab-ı mesalihe maskara oluruz. “
KIYAFETNAMELER
Koca Ragıp Paşa’yı tereddüde düşüren, herhalde, sadece Abdürrezzak Efendi’nin kısa boyu yüzünden devletin mehabetini zedeleyeceği saplantısı değil, aynı zamanda kısa boylular hakkında İlm-i Kıyafe ‘nin yerleştirdiği olumsuz yargılardır. Bütün Kıyafetnamelerde boy kısalığı kibrin, kindarlığın ve hilekarlığın işareti olarak gösterilmiştir. Meali’nin yükselmesini önleyen köseliğinin de hilekarlığa, düzenbazlığa işaret sayılması gibi.
Kıyafetnameler, eski kültürümüzde insan bedeniyle ilgili ideal ölçülerin verildiği kitaplardır. Asıl gayesi, beden yapısından hareketle insan karakterini anlamak olan Kıyafet ilmi, güzelliğin ölçülerini de tesbit etmiştir. Bu ölçüler tek prensipte özetlenebilir: İtidal. Yani ne çok küçük, neçok büyük, ne çok uzun, ne çok kısa, ne çok kalın, ne çok ince vb.
Koca Ragıp Paşa’nın olumsuz tavrıl rağmen, Bahir Abdürrezzak Efendi de, 11 kası, ehliyeti ve bilgisi sayesinde fizyonomisinin doğurduğu engelleri aşıp vezar! mertebesine kadar yükselecektir. Esasen tarihte, Meali ve Abdürrezzak Efendi gibi fizyonomik kusurlarına rağmen başarıya ulaşmış sayısız insan vardır, hepsi de çirkinliklerini, dışlanmışlıklarını bir çeşit itici güç haline getirmişlerdir.
Tanıdığımız en eski çirkin; hayvan masallarıyla bütün dünyanın tanıdığı Aisopos’tur. M.Ö. 6. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen bu ilgi çekici adam, rivayete göre bodur ve son derece çirkin biriydi. Yani başarı kazanmış bütün çirkinlerde olduğu gibi, dış görünüşüyle zekası arasında tam bir tezat vardı. Sokrates de fizyonomik açıdan kaba saba, basık burunlu, eski Yunanhı ar’ m Silenos yüzlü dedikleri cinsten çirkin bir adamdı. Silenos, kır tanrısı Pan’ın yahut Hermes’in bir Nympha’dan doğmuş oğlu diye geçinen, yassı burunlu, çirkin bir ihtiyardır. Koca bir karnı vardır ve sürekli sarhoş olduğu için eşeğinden ikide bir düşer. Fakat son derece akıllı ve bilge kişidir. Şölen diyaloğunda Alkabiades, Sokrates’i, çirkinliği ve bilgeliği dolayısıyla Silenos’a benzetir.
Arap kültür ve edebiyat tarihinin en çirkini ise, bir Arap-zenci kırması olan Ebu Osman Amr. b. Mahbub el-Cahiz’dir. Kaynaklarda, bu çok ilgi çekici adamın patlak gözlü olduğu, Cahiz lakabının da bu yüzden verildiği belirtiliyor. İncecik boynu, kalın dudakları, cılız gövdesi, kısa boyu ve kahve rengiyle, Yecüc Mecüc taifesinin arasından çıkıp gelmişe benzeyen Cahiz, ince zekası, rind-meşrepliği, nüktedanlığı, şakacılığı ile kendisini sevdirmiş, devrinin en yüksek makamlarını işgal eden kişilerle dostluk kurmayı başarmış büyük bir bilgin, kudretli bir gramerci ve şairdi. […]
Modern Türk edebiyatının da Ahmet Haşim, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli Kanık gibi birçok çirkini vardır. Bunlar içinde çirkinliğini kendine en çok dert edinen Ahmet Haşim oldu. Yakup Kadri’nin ifadesiyle, “kafasını biçimsiz, yüzünü çirkin ve bünyesini vaktinden evvel ihtiyarlamış” bulan Haşim, bu kuruntularıyüzünden insanlardan sürekli kaçan, yarıvahşi bir adam haline gelmişti. İçini ömrü boyunca kurt gibi kemiren bu azabıYakup Kadri’ye şöyle anlatmıştır:
“Dün gece gözüme bir lahza uyku girmedi. Önce şu alnımın çıkıklığını düzeltsenı aeaba nasılolurum? dedim. Sonra baktım ki, burnum da küçülmeye, biçime girmeye muhtaçtır. Haydi onu yaptın farzedelim. Ya gözlerimin rengini nasıl değiştirebilirim? Ağzımlayanağım Ofasındaki yara izini nasıl silebilirim? Ya şu, ya bu derken sonunda kafayı dibinden kesip atmaktan başka çare olmadığını anladım. “
Ahmet Haşim’in bu azabı dile getirdiği Başım adlı şiiri, dünya edebiyatında yalnız Cyrano de Bergerae’ın burunla ilgili bölümleriyle mukayese edilebilir. Yer yer çığlığa dönüşen bu şiir, ancak çirkin olduğuna inanan ve bunu hayatının en önemli meselesi haline getiren bir şair tarafından yazılabilirdi:

Bî-haber gövdeme gelmiş konmuş,
Müteheyyiç, mütekallisbir baş;
Ayırır sanki bu baştan etimi
Ömr-i ehrâma muâdil bir yaş!..

Ürkerim kendi hayâlâtımdan,
Sanki kandır şakağımdan akıyor;
Bir kızıl çehrede âteş gözler
Bana güya ki içimden bakıyor.

Bu cehennemde yetişmiş kafaya
Kanlı bir lokmadır ancak mihenim,
Ah ya Rabbî, nasıl birleşti
Bu çetin başla bu suçsuz bedenim?

Dişi, tırnakları geçmiş tenime
Gövdem üstünde duran ifrîtin;
Bir küçük lâhza-i ârâma feda
Bütün âlâyîşn nam ü sıytin!..

[…]
“HACI FIŞFIŞ”
Çok çirkin olduğuna inandığı için ömrü boyunca azap çeken Ahmet Haşim’in büyük üzüntülerinden biri de ırken Arap olmasıydı. Dostları onun Araplığının ima edilmesinden çok rahatsız olduğunu söylerler. Bu yüzden Peyami Safa ile aralarında çok şiddetli bir polemik cereyan etmişti. Çocukluğunun bir kısmını doğdugu şehir olan Bağdat’ta geçirdiği için, Istanbul’a geldiği sıralarda Türkçe bilmeyen ve Abdülhak Şinasi’nin yazdıkları doğruysa, yakın akrabalarını Arap oldukları için sevmeyen Haşim, birgün Türk Ocağı’na niçin gitmediğini soran bir dostuna şu cevabı vermişti: “Sen de mi buraya geldin ey hacı fıifış? derlerse ben ne yaparım?”
Cumhuriyet yıllarında Araplar’a du yulan öfke, şüphesiz, ideolojik olduğu kadar, Birinci Dünya Savaşı’nda Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in başını çektiği isyan ve ihanete duyulan tepkiden de kaynaklanıyordu. Haşim’in Araplığının hatırlatılmasını bu yüzden istemediğini düşünebiliriz. Fakat Arap sözünün aynı zamanda Türkçe’de çirkinliği ifade etmesi daha geçerli bir sebep olarak ele alınabilir. Bizde halk Arap deyince daha çok siyahileri anlardı. Bunun için negatif fotoğrafa da arap denilmiştir. Arap, kalın dudakları, kurum karası rengi, yağlı derisiyle çirkinliğin kendisiydi. Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte Araplar, masalların korkunç ve vazgeçilmez tipleriydi. Sadece bizde değil, beyazların çoğunlukta olduğu her yerde, çirkinliğin modeli olarak zavallı zenciler görülmüştür. Shakespeare’in Otelin adlı oyunu bilindiği gibi Türkçe’yeArabın İntikamı adıyla adapte edilmişti.
DÜNYA EDEBİYATININ ÇİRKİNLERİ
Dünya edebiyatının en ünlü çirkinleri, şüphesiz, Otello ile birlikte Quasimodo ve Cyrano de Bergerac’tır. Victor Hugo’ nun Notre Dame’ın Kanburu adlı romanının kahramanı olan Quasimodo, Paris’teki ünlü kilisenin kanbur ve son derece çirkin Zabgocudur. Aşık olduğu çingene kızı Esmeralda için inanılmaz fedakarlıklarda bulunur. Cyrano de Bergerac ise XVI. yüzyılda yaşamış gerçek bir şahsiyet olmakla beraber, daha çok bir oyun kahramanı olarak ölümsüzleşmiş çok yönlü bir adamdır; şair, filozof, müzisyen, fizikçi ve usta bir silahşordür. Fakat bir ratedir, yani yetenekleri sınırlı olduğu için önemli bir başarı kazanamamış ve Sabri Esat Siyavuşgil’in ifadesiyle, “adı mufassal edebiyat kitaplarının üç beş satırlık medfenine gömülüp unutulmuş” biridir.
Edmon Rostand, bu ilginç ve unutulmuş adamı alıp unutulmaz bir tiyatro kahramanı yapar. Dilimize Sabri Esat Siyavuşgil tarafından üstün bir başarıyla çevrilen Cyrano de Bergerae oyunu, XIX. yüzyıl Fransa’sının en büyük edebi hadiselerinden biri olmuştur. Cyrano, zeki, saf yürekli bir şair, bir söz ustası, bir mucit, müzisyen ve aynı anda yüz kişiyle baş edebilen bir silahşordür. Fakat bir kusuru vardır, kocaman burnu!

Sonra burnu! Yarabbi! O ne muazzam burun
İnsan görunce onu mutlaka der ki: “Durun,”
Takmadır bu, çıkarır, hele sabredin biraz!”
Herkesin can
ı çıkar, fakat o burun çıkmaz.

Gerektiğinde bu muhteşem burnu maharetle savunmakla beraber, Ahmet Haşim gibi, o da, büyük bir aşağılık duygusuyla kıvranmakta, kendi kendini yiyip bitirmektedir. Bu yüzden deli gibi aşık olduğu Roxan’a bir türlü açılamaz. […]
Aslına bakılırsa, çirkinler, çirkinliklerini gözlerinde fazla büyütmüşlerdir. Aisopos, Sokrates, Cahiz, Meali, Abdürrezzak Efendi, Cyrano, Ahmet Haşim gibi çirkinlerin sahip oldukları meziyetlerin binde birine bile sahip olmayan öyle güzeller vardır ki, çehrelerinden budalalık akar, kalpleri ise kötülük kumkumasıdır.
Beşir Ayvazoğlu – Siretler ve Suretler – Ötüken Yay. s. 247-255(iktibastan alıntı)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: