Articles

Son Adamın Ölümü(kalecilik üstüne ve enke)

In fikret doğan yazıları, futbol yazıları, kaleci, kalecilik, köşe yazıları, robert enke, taraf gazetesi, taraf yazıları on Mart 4, 2010 by yusufmirza

Kaleci bir numaradır, ama bu onun son adam olduğu gerçeğini değiştirmez. O formayı sırtında taşıma hakkı yalnız ona verilmiştir, çünkü günah keçilerinden oluşan listenin en tepesinde hep onun ismi yazılıdır. Nitekim kaleciyi en çok yıkan şey rakip oyuncunun gol sevinci değildir, tam tersine kendi takım arkadaşının sırt sıvazlamasıdır; teselli kisvesi altında ana avrat düz gidildiğinin farkındadır o. Her gol dünyanın ikiyüzlülüğünü kalecinin yüreğine çakan bir çividir.

Robert Enke salı akşamı arabasını hemzemin geçidin yakınlarında park etti. Hava çoktan kararmıştı, tıpkı simsiyah bulutlarla kaplı ruhu gibi. Artık hayat yolunda yürümek istemiyordu, o yüzden rayların arasında yürümeye başladı, ta ki karşıdan ölüm meleği kılığında gelen trenin ışığı gözlerini kamaştırıncaya dek. Zifiri karanlığın içinde bir daha sonsuza dek görünmemek üzere parlayıveren hayatın en esaslı kurtarışıdır intihar.

Kaleci yalnız adamdır, aksi takdirde takım arkadaşları ona sürekli sırtlarını dönmezlerdi. Oysa dostluğun en önemli ölçüsü yüz yüze bakabilmektir. Diğerleri utançtan gözlerini kaçırıyorlardır, çünkü dünyayı fethetme bahanesiyle talana çıkmışlardır aslında. Kaleciyse her türlü yağmaya, tecavüze ve şiddete karşı nefsini köreltmiştir. Kaleyi, yani insanlığın son mevzisi olan evi korumaya adamıştır kendisini. Daha insani bir yaşam için hayvani dürtülerin bastırılması gerektiğini söyleyen Freud’un öğretisi serinkanlı kalecinin duruşunda cisimlenir.
Robert Enke tumturaklı laflar yumurtlayan bir kaleci değildi. Kurtarışları kadar efendiliğiyle de dört dörtlük bir kale bekçisiydi. Oliver Kahn veya Jens Lehmann gibi etrafa bağırıp çağırmak, rakibi kedi tutar gibi ensesinden yakalamak, forvet oyuncularına çaktırmadan dirsek atmak ona yabancı şeylerdi. Öteki kalecinin kuyusunu kazdığı hiç görülmemişti. Rekabeti değil, dayanışmayı seviyordu. İstiyordu ki, herkes ona güvensin. Ne ki, ondan esirgenen tam da buydu işte. O yüzden büyük kulüplerde tutunamamıştı. Ölümünün hemen ardından yapılan bir ayinde vaaz veren kadın başrahip “asla yalnız yürümeyeceksin” diye sesleniyordu ona. Oysa o hep yalnız yürüdüğü için bir salı akşamı karanlıkta yürümek zorunda kalmıştı, yüzlerini güneşe dönen çiçekler gibi.

Kaleci ayrıcalıklı adamdır, ama yerinde duramayan bir sincabı andıran o meşin yuvarlağa elle dokunabildiği için değil, gözünü ufka dikmiş kadim denizcilerin gözleriyle sahayı genişliğine görebildiği için. Kaleyi bir sur gibi çevreleyen ceza sahasının gardiyanıdır o. Ama iki direk arasında volta attıkça anlayacaktır, bu hapishanenin tek bir tutuklusu vardır, o da kendisidir. Yine de sahadaki en özgür insan odur, çünkü kendi arzusuyla oradadır, çünkü saf irade kalecinin bedeninde ete kemiğe bürünmüştür, çünkü Heidegger’in deyişiyle özgür olmak korumak demektir.

Robert Enke’yi ölüme götüren hastalığın kökü derinlerdedir, ama hiç kuşku yok ki, fitili İstanbul’da tutuşturulmuştur. Pislik deryasının içinde yüzen futbol basını daha o Kadıköy’e adımını atmadan onu Barcelona’nın üçüncü kalecisi diye aşağılayarak taraftarı kışkırtmıştır. Ademoğluna tepeden bakan birine kalem vermek bir caninin eline balta tutuşturmaktan farksızdır.

Kaleci vakur bir duruşla kalesini bekleyen şövalyedir; diğerleri haldır haldır apış arası bir kokuyla düşman topraklarına saldırırken o göğsünü siper ediyordur surları döven top atışlarına. İşte tam da bu yüzden Kral Arthur’un yuvarlak masasında oturan herkes kalecidir. Atlas nasıl sonsuza dek dünyayı sırtlıyorsa, kaleci de aynı sorumluluk bilinciyle evinin kapısı önünde öyle geceliyordur. Arada bir yumurtlaması dalgınlıktan değil, aşırı uykusuzluktandır.

Robert Enke’nin İstanbul’u apar topar terketmesini profesyonel bulmayanlara verdiği cevap şuydu: “Tribünlerden öyle bir öfke yükseliyordu ki, orda kalmaya değmezdi.” Ama bazen de en despot, en demokrat hoca Azrail’in seni dışarı çıkarmasını beklemezsin, sen kendin yürürsün karanlığa doğru, yüzlerini güneşe dönen çiçekler gibi; çünkü dünyadan nefti bir nefret yükseliyordur. İki yaşında göçüp giden küçük kızının hatırasını bir cezayirmenekşesi gibi taşırsın kalbinde. İnsanoğlunun en büyük ayıbıdır ha deyince ölememek; intihar bu ayıbı düzelten tek ahlâki davranıştır. “‘Yalnızca çabalamaya değmez’ demektir kendini öldürmek” derken Albert Camus ne dediğini iyi biliyordu, çünkü kendisi de bir kaleciydi.

Kaleci kıyamet gününde evini bekleyen son adamdır. Onun ölümü sorumluluk duygusunun da mezara gireceğinin habercisidir.
              Fikret Doğan Taraf Gazetesi 15.11.2009

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: