Articles

Rasim Özdenören’le Hikayecilik Üstüne

In edebiyat, film eleştirileri, hikaye oku, hikayeciler, hikayeler, modern hikayecelerimiz, rasim özdenören, rasim özdenören hikayeler, röportaj, türk edebiyatı on Mart 3, 2010 by yusufmirza

‘Bu öykülerde imkânsızı anlatmayı denedim’
 

Rasim Özdenören, Mavera’nın yedi güzel adamından biri. Türk hikâyeciliğinin yaşayan en önemli isimlerinden. 16 yaşından beri yazıyor. Öyküyle başladığı yazı serüveninde otuzdan fazla eser verdi. Türk edebiyatında sadece öyküleriyle değil, denemeleri, fikir yazıları ve dergiciliğiyle de ufuk açıcı oldu. Özdenören, altı yıllık bir suskunluktan sonra yeni kitabı İmkânsız Öyküler’i yayımladı. İz Yayıncılık’tan çıkan kitapta zamanın ruhunu taşıyan öyküler yer alıyor. Yazarla, Ankara Kurtuluş’daki evinde konuştuk.

Rasim Özdenören’in her kitabında okura bir sürprizi vardır. Şimdiki sürprizi de bu kısa öyküler mi?

Genelde çok kısa öyküler. Birkaç tane de normal uzunluğa yakın öykü var. Evet, her kitapta yeni bir şeyler denemeye çalışıyorum. Burada da öyle oldu. Hastalar ve Işıklar’ın baş taraflarında yer almış birkaç kısa öykü vardı. Bu öyküleri müstakil bir cilt olarak yayımlamayı düşünüyorduk. O tarihlerde Sezai Karakoç “Öyküleri gönder biz bir kitap olarak çıkaracağız” demişti. Kısa öyküler de diğerleriyle birlikte o kitapta yayınlanmıştı. Aradan kırk sene geçtikten sonra bu kitap o amaçla yazılmadı ama oradaki öykülerin bir uzantısı gibi telakki edilebilir.

Kitaptaki kimi öyküler denemeye daha yakın. Bu, anlatıcının birinci tekil şahıs olmasından mı kaynaklanıyor?
Şayet ben bu kitabı deneme kitabı olarak çıkarsaydım öyküye yakın denecekti. Bu bilinçli bir şey değil ama bunun böyle yapılmasının bir sebebi var. Türler günümüzde birbirine çok yaklaşıyor. Hangisinin hangisi içinde olduğunu kestirmek neredeyse imkansız hale geliyor. Mesela minimal öykü denen, birer ikişer cümleden oluşan aforizma gibi bir öykü tarzı var. Bunlara doğrudan aforizma denilse belki olur, belki de olmaz. Dediğim gibi bunları bilinçli olarak yapmış değilim. Ama olayın dışına çıkarak kendimi irdelediğimde görüyorum ki postmodern öykü tarzı bizi de ziyaret etmiş. Benim o yönde diye bir çabam olmadı. Ama çağın söylemi ister istemez sende de yansımasını buluyor.

Sizin birçok öykünüz klasik öykü formunun dışında. Bu kitapta bunu daha net görüyoruz…
Bu öykü toplamını bir araya getirdiğimde bunlara ‘metinler’ desek mi diye düşündük. Denildi ki, bunu söylediğimizde okuyucu nasıl bir metinle karşılaşacağını bilemediği için itici gelir. Talep olmaz o metinlere. Ama onlar birer metin netice itibarıyla. Bazıları tam bir öykü. Fakat tam öykü dediğimiz metinlerde de bizim 50 yıldan bu yana denemeye çalıştığımız gibi serim diye bir şey yok, küt diye balıklama olayın içine dalıyorsun. Sonunda belki bir düğümle çıkıyoruz. Bu öykülerin önemli bir kısmında ortada olması gereken düğüm, öykünün sonunda karşımıza çıkıyor. Klasik öykü okuyucusunu da düğümlüyor.

Bu öykülerin çoğunda mekan belirsiz, öykü kahramanlarının da dış görünüşlerini bilemiyoruz.
Kent hayatını yaşayan insanlar olarak bir yerden bir yere gidiyoruz. Metroya, otobüse biniyoruz. İşimize giderken beklenmedik bir sürü olayla karşılaşıyoruz. Bütün bunlar çağımızın insanının içinde bulunduğu o dağdağalı hayatın ta kendisi. Kitaptaki öyküler bunu anlatmanın bir çabası. O donmuş bir an değil. O anın kendisi bir fotoğraf enstantanesi gibi. Hatta bugün çok iyi fotoğraflarda o enstantaneleri görebiliyorsunuz. Mesela futbolcunun ayağının 100 km hızla topa değmesi. Ve diyelim ki 50 km hızla ayağından uzaklaşması. Usta fotoğrafçı bu anı iyi tespit edince o karede ne futbolcunun ayağını ne de futbolcuyu görürsün. Orada sadece hareket halinde çizgiler vardır. Bu öykülerde de öyle bir şey. O dondurulmuş tablonun kendisi hareket halindedir.

Farklı okumalara açık diyorsunuz yani…
Bu oyuncu topa vurmakla acaba kaleye mi gönderiyor yoksa bir başka takım arkadaşına pas mı veriyor… Önü sonu belli değil. Biz bu tabloyu anlatmayı başarabilirsek okuyucu kendiliğinden, bu oyunun bir başlangıcı var, o top kendi kendine peydahlanmadı, bir başka topçunun pasıyla bu ayağa geldi, bir başka topçunun pasıyla da ya kaleye gidecek ya da pas olarak gelecek diyecektir. Bu öyküler de böyle bir şey.

İnternet çağındaki hız öyküye nasıl yansıyor. Öykü tam bu çağın formu sanki…
Doğru bir teşhis. Kısa öykü modern zamanların bir ürünüdür. Uzun metinler okumaya vakti olmayan insanlara bir şeyler okutabilmek için icat edilmiştir kısa öykü. Bilebildiğim kadarıyla menşei Londra.

Otobiyografik öğeler görüyoruz kitapta. Öykülerdeki kahramanlarda Rasim Özdenören ne kadar var?

“Uçağın Arkasından Koştum” diye bir metin var. O yaşanmış bir olay. Anı da denebilir. Ama öykü olsun diye yazıldı. Benzerleri de var kitapta. Fakat öyle bire bir ilişki kurmak yanlış olur. Anlatıcı ile yazar arasında bire bir ilişki kurmak okuyucuyu yanıltabilir. Yazar, yaşadığını değil tanıdığını yazmalıdır. Mesela bir hekime gittiğimiz zaman ona, sen bu hastalığı yaşadın mı diye sormamız ne kadar anlamsızsa yazar için de bu böyledir. Konusunu tanıması önemlidir, yaşaması o kadar önemli değil.

Bundan önceki birçok öykü kitabınızın adı farklı okumalara açık bir ya da iki kelimeden oluşuyordu. Kitabın ismi niçin İmkansız Öyküler oldu?

Öyküleri düzenlerken fark ettim ki bu metinlerdeki müşterek nokta bir imkânsızın anlatıyor olmasıydı. Öykülerde bir imkansızın yoklanmasını görüyoruz. Mesela Hastalar ve Işıklar bizim ilk öykü kitabının adı. O kitaptaki öyküleri bir araya getirirken hep hastalıklarla meşgul olmuşuz. Kahramanlarımızın çoğu yatak hastası, insanlar ve ışıklarla ilintileri var. Bir örnek daha verecek olursak Denize Açılan Kapı’da da metaforik bir şey var. O kitabın içindeki öyküler genelde tasavvuf çeşnisi olan öyküler. Deniz, derya tasavvufta Tanrı’ya karşı gelen bir imgedir. Denize nehirler ulaşır, o yollar tariklerdir.

İnsanın yitiğini araması ve gözyaşı da kitaptaki birçok öyküde karşımıza çıkıyor.

Onlar çok da bilinçli olarak ortaya konulmuş şeyler değil ama insanın bir arayışı söz konusu. Bu arayış diğer öykülerde de görülebilir. Bu bir yitiğin arayışı, bir mazinin, hatta bir geleceğin arayışı olabilir. Bunu nostalji olarak sınırlamamak gerekiyor. Genelde bizim öyküler çemberin bir noktasından başlar 359. derecede çemberden sapar ve yeni bir arayışa girer. Eğer iki nokta buluşursa orada kısır döngü oluşur. O yüzden kahramanlar o noktada buluşmazlar ve başka bir yöne doğru kayarlar.

Bu öyküler okuyanı bir iç muhasebeye götürüyor. Peki yazar için de aynı şey geçerli mi?
Biz tabii tanıdığımız tablo ve insanları anlatmaya çalışıyoruz. Ama bazı öyküler çok dokunaklı gelir bana. Bazı öyküler var ki, okuyucu olarak da baktığımda benim gözlerim dolmuştur. Bu kitaptaki “Bayrama Giderken” ve “Kedicik” öyküsü çok dokunaklı gelmiştir bana.

Öykülerdeki kahramanların bir çoğunun gözü yaşlı…
Öykülerin muhteviyatı öyle gerektirmiştir, öyle söylenmiştir. Bende bir karşılığı olup olmadığı çok da önemli değil.

Öykü size nasıl geliyor?

Öykü bir bulutsu halde, bir nebülöz halinde kafama doğuyor. O tablo doğuyor, sonra ben bu tabloyu nasıl işleyeyim diye düşünüyorum, notlarımı alıyorum. Yani bunlar çok kısa ama çok emek harcanmış öyküler. Bizim üzerimizde çoğu eleştirmenin mutabık kaldığı bir şey var. Bu öykülerde ne eksik bir kelime ne fazla bir kelime var diyorlar. Bunun sebebi, üzerinde düşünülmüş olmalarıdır. Bunu söylemek şu gerçeği de örtmüş olmasın: Evet, düşünülmüş öyküler ama şevkle yazılmış öyküler aynı zamanda. Bunu söylemek bana düşer mi bilmem ama ne kadar üzerinde hesap yapılırsa yapılsın ‘yazdırılan’ öyküler de bunlar. Yazarı aşan bir yönü var. Yazarken bir bakıyorsunuz ki öykünün muhteviyatı yazarı aşmış.

Rasim Özdenören’in kitaplarından söz ederken bir külliyattan söz etmiş oluyoruz. İmkansız Öyküler’i elinize aldığınızda ilk kitaplarınızdaki heyecanı duydunuz mu?

Otuzun üzerinde kitabım yayımlandı. En çok bu kitabı merak ettim, nasıl bir sürpriz bekliyor bizi diye. Kitabı elime alınca, bunları ben mi yazmışım dedim. Kitabı karıştırırken cümlelerimi görünce, bunlar benim mi cümlelerim diye düşündüm, heyecan duydum. Çünkü bu öyküler benim için de yeni bir denemeydi. Bazıları çok yeni, birkaç senelik metinler. İstisnaları bir kenara bırakırsak çok azı dergilerde yayınlandı.

İmkansız Öyküler, bir şiir tadı da barındırıyor. Şiirle akraba öyküler diyebilir miyiz?
Şiir formunu gerektiren öyküler de oldu. Edebiyat türü olarak öykü ile şiir birbirinden farklı olabilir, ama felsefi olarak bakıldığında bunların hepsi şiirdir. Edebiyatta tür olarak ayırdığımızda bunlar öykü ama felsefi açıdan, ontik açıdan baktığında bunların varlık tarzı zaten şiirdir. Bazılarında şiir tadı da olabilir. Bunları inkar etmenin bir anlamı yok.

Shakespeare, Ebubekir Eroğlu, Cahit Koytak, Cevdet Karal, Erdem Bayazıt’tan alıntılar var öykülerin girişinde…

O alıntılar, okuduğumda beni o metinleri yazmaya sevk eden şiirler. O alıntıları koymasaydım o bilgi bende mahfuz kalırdı, hiçbir okuyucu onu bulamazdı. Kendime ve o arkadaşlara karşı dürüst davranmak zorunda hissettim kendimi. Gökhan Özcan’ın da bir fotoğrafından etkilenerek yazdığımız bir metin var. Kardeşim Alaaddin’e atfettiğim öykü onun bir metninden hareketle yazıldı. İsmini zikrettiklerime de borcumu ödemek için yazdım. İlk defa yapıyorum böyle şeyleri de.

Genç öykücüleri, genç şairleri takip ediyor musunuz?

Takip ediyor musunuz, sorusundan şunu anlayacaksak; o isimlerin eser yayımlandığı her yayını izlemem söz konusu değil. Ama şunu söyleyeyim ki, az çok olan bitenden haberliyim. Ankara’da olduğum müddetçe kitapçılara hep uğrarım. Yeni kitaplar varsa hemen hemen tamamını mutlaka alırım. Yeni öykücüleri, şairleri tanımak isterim.
Yeni öykücüleri nasıl buluyorsunuz?

Benim tarzımda yazan olursa onlara daha bir zevkle bakıyorum. Sevdiğim öykücüler var. Onların bir kısmı zaten öteden beri sevdiğim öykücüler. Bana öyle geliyor ki öykü dişil bir olay. Yıldız Ramazanoğlu, Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarasoğlu, Münire Daniş, Melek Paşalı. Hep aklıma kadın yazarlar geliyor. Ama Necip Tosun, Hüseyin Su, Ali Haydar Haksal, Alim Kahraman, Gökhan Özcan, Cemal Şakar’ı da anmamız lazım. Ama bütün bu isimlerin hiçbirinin tarzı benimle aynı değil.

Son dönemde çoğu öykücünün roman yazmasında öykünün çok satmaması bir neden olabilir mi?

Öyküyü herhalde okuyucu hafifsiyor. Ama bana sorarsanız öykü ustalık isteyen bir şey. Ben roman yazabilir miydim, yazardım belki ama romanın kafa formasyonuyla öykünün talep ettiği kafa formasyonu birbirinden farklı. Roman yazmaya hiç heveslenmedim. Gül Yetiştiren Adam o tarihte kendi yayınevimiz Akabe’den çıktı. Arkadaşlar “Roman diyelim buna”, dedikleri için roman olarak çıktı. Bana kalsa ben ona bir anlatı metni diyebilirdim. Roman olduğu konusunda da çok ısrarlı değilim. Sohbetin başında konuştuğumuz gibi, İmkansız Öyküler’de deneme çeşnisi var. Şimdi bizim vaktiyle deneme adıyla yayımladığımız iki kitap var şu an aklıma gelen. Birisi Acemi Yolcu, diğeri ise İpin Ucu. Fakat o zaman, “Bunlar öykü değil mi?” diye sordular. Ve onların içinde hakikaten o kitapta yer almasaydı pekala İmkansız Öyküler toplamının içinde yer alabilecek öyküler vardır.

Roman yazmayı hiç düşünmediniz mi?

1973 yılında Şırnak’ta askerdeyken roman yazmaya başladım, bir aylık sürede 100 sayfasını yazdım fakat ev taşınması esnasında metin kayboldu, bulundu, tekrar kayboldu. Bir roman yazma teşebbüsümüz oldu ama akim kaldı. Öyküye romandan daha çok saygı duyuyorum. Roman okumayı seviyorum ama öykü yazmayı daha çok seviyorum. Nasıl bazı şiirlerden hareketle öykü yazmışsam, buradaki bazı öykülerden de hareketle bir roman çıkartılabilir aslında.

“Artık bilgisayarsız yazamıyorum”

Öykülerimin hepsinin altyapısını besleyen tasavvuftur.

Aşkın Diyalektiği’nin pek kıymeti bilinmedi. Bu kitap “Aşkı yapay ve dikey boyutlarda veren denemeler” toplamıdır.

İmkansız Öyküler’de bu duyuşun yer yer etkisi var.

Bir gönülde iki sevda olamaz diye bir şarkı var. Biz bunun tam tersini düşünüyoruz. Bir gönülde iki sevda olur. Zaten bir gönülde birden fazla sevda olduğu için insan aşk ile sınanıyor.

Aşk kalbin istidadı. Nasip meselesi ama istidadı olan o nasibini arayıp buluyor.

Beş altı yıldır bilgisayar kullanıyorum. Bilgisayara geçmeden önce zorlanacağımı düşünmüştüm ama şimdi elimden bilgisayar alınsa yazamam gibime geliyor.

İmkansız Öyküler’deki öykülerin hepsini çoğaltmak mümkündü ama sanat en kısa ve en özlü olarak yazabilmekte…

Gazetelerdeki yazılardan derlediğim bir toplamı Siyasal İstihareler adıyla yayımlanacak.
Bütün kitaplarımın redaksiyonunu yeniden gözden geçirdim. Yakında yeni halleriyle yayınlanacaklar. “Bazı kitaplara eğer referans alacaksanız bu kitabın daha önceki baskılarını dikkate almayın.” diye not düşüyorum.   MURAT TOKAY 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: