Articles

Futbol insana neler öğretiyor?

In durmuş hocaoğlu, futbol ve öğrettikleri, futbolun eğitiliciği, köşe yazıları, makale oku, makaleler, marmara üniversitesi, türk mill takımı on Mart 3, 2010 by yusufmirza

Türk Milli Futbol Takımı’nın geçen ay elde etmiş olduğu dünya üçüncülüğünün yarattığı yoğun sevinç dalgası üzerinde çok ciddi fikir egzersizlerinin yapılmasına ihtiyaç hasıl olduğu kanaatindeyim. Hepimizin şahit olduğu üzere, Dünya şampiyonasının başlangıcından itibaren gösterilen büyük ilgi, sadece bir futbol maçı merakı olmanın çok ötesine ulaştı. Finale doğru yaklaştıkça tırmanan heyecan, bilhassa Senegal ile yapılan yarı-final maçı ve sonrası, benim gibi, Futbol’a ciddi (veya hiç) bir alaka duymayan insanları bile kavradı ve kilitledi. Dünya şampiyonu olmayı hayal etmeye bile cesaret edemediği açıkça belli olan insanımız tarafından üçüncülük, inanılamaz bir başarı olarak kabul edildi; günler boyunca maçlara kilitlenen Türk insanı, yurda dönen sporcularımıza tam bir milli kahraman muamelesi yaptı. Doğrusu onlar da bunu haketmişlerdi.  

İmdi: Bir futbol müsabakasına bu derece yoğun bir ilgi duyulması cemiyetimizin halet-i ruhiyesinin ve davranış tarzlarının almaya başladığı yeni şekiller açısından endişe verici bulunabilir. “Acaba bütün bu taşkın tezahürat, başka sahalarda da büyük başarıların altına imza atabilme becerisi gösterme ümidi kaybolmaktan kaynaklanan bir avunma dürtüsünün yarattığı içi boş bir heyecan mı?”; veya, yine bununla ilintili olarak, “acaba bir fiesta toplumu olmaya doğru mu gidiyoruz?” gibi sorular bu endişelerin belki de tamamını birden ifadeye muktedir kabul edilebilir. Cidden, asırlardan beri hep inişte olan; Batı’dan neyi alıp neyi almaması gerektiği konusunda iki asrı aşkın bir zamandan beri hala rasyonel ve başarılı bir tavır sergileyebilmeye muvaffak olamayan; “modernlik” denen şeyi daha ziyade, Batı’nın – yani dünyanın lordlarının – gündelik hayat tarzı, gardrob, kuaför ve eğlence kültürlerini ve üstelik hemen daima vaki’ olduğu üzere sıfır gümrükle ithal eden cemiyetimiz için bu gibi suallerin büyük bir ciddiyet taşıyacağı inkar edilemez. Fakat, bu endişeyi mahfuz tutmakla ve elde edilen bu neticeye karşı gösterilen teveccühde haddini zorlayan bir aşırılık, bir abartı olduğunun reddedilmemesi gerektiğini düşünmekle beraber, fikrimce, müsabakalar esnasında finale doğru yaklaştıkça tırmanan ve alınan nihai netice ile de tepe değerine ulaşan bu büyük heyecan dalgasının arkasında başka şeyler de aranmalıdır ki o da, bu aşırılığı bu derece tırmandıran asıl faktörün, bilhassa son yıllarda, başarılara, iyi ve güzel haberlere kuraklıktan şerha-şerha yarılmış yanık bir toprağın suya duyduğu hasret misali hasret kalan ve her gün yarınlara olan güvenleri biraz daha törpüleyen ‘bomba gibi’ felaket haberleriyle sarsılan cemiyetimiz tarafından farklı bir dil ile gerçekleştirilen bir dışavurum olmasıdır.

Futbol gibi, yakın zamanlara gelinceye dek ancak kendi kulvarımızda elde edinilen içe dönük başarılarla yetinmek mecburiyetinde kaldığımız ve girdiğimiz hemen-hemen her milletler-arası boy ölçüşmeden iler-tutar birşeyler istihsal edemeden boynu bükük geri döndüğümüz bir var-oluş alanında, son birkaç yılda kazanılmaya başlanan ve küçümsenmemesi gereken muvaffakıyyetler, esasen büyük bir ümit ortamı yaratmaya başlamış ve şu sual sıkça sorulur olmuştu: Futbol’da mümkün olanlar neden başka alanlarda olmasındı? Bu şampiyonada elde edilen netice ise bu sualin daha vurgulu bir biçimde sorulmasına yol açmış gözüküyor. Zira, bundan önce katılabildiği ilk dünya şampiyonasının üzerinden ancak yarım asır geçtikten sonra elde edinilen ve gerçekten de “üçüncülük” gibi hayli ehemmiyetli bir muzafferiyyet olduğu aşikar olan bu netice, Biz’i, Futbol’u aşan bir yerlere doğru götürme istidadı taşıyor.

Gerçekten de, bu noktadan sonrası, yukarıda zikrettiğim endişemi mahfuz tuttuğumu tekrar belirterek söyleyeyim, Futbol’un salt futbol olmaktan çıkıp bir sembole dönüştüğü sınır çizgisidir: Toplumumuz, kendisini yeniden keşfetmeye başlamayı bu sembol aracılığıyla başarmış olduğu gibi, birçok beklentisini de önemli bir ölçüde, aynı sembol üzerinden ifade etmiştir.

Nitekim, bu maçlar, farkına varmadan, bu ülkenin insanlarının sadece aynı toprakta birlikte yaşamak mecburiyetinde kalan “mekanik vatandaşlar” değil, bu ülkeyi gönüllü bir irade ile sahiplenen “organik vatandaşlar” olduğunu; diğer bir ifade ile, her türlü olumsuzluklara rağmen büyük bir toplumsal birlik bilincinin çok diri olduğunu, yani bir “millet” olduğumuzu olduğunu göstermeye muvaffak olmuştur; unutmuştuk doğrusu: Demek ki, Bizler, bir “millet” imişiz! Doğrusu, hiç de küçümsenecek gibi değil.

Bunun yanında ve bunu tamamlayan mühim bir başka husus da, toplumun bizzat kendisi, kendi nefsi hakkında kazanmaya başladığı büyük bir bilinç uyanışıdır: Demek ki, Bizler, gerçekten de büyük işler başarabilirmişiz!

İşte, kanaatime nazaran, bu dünya üçüncülüğünün toplum olarak, kendisine duyduğu güveni büyük ölçüde kaybetmiş Bizler’in içimizde tutuşturduğu kıvılcım budur: Biz en zor olanı dahi elde edebilecek bir potansiyele sahip gerçek bir milletiz!

Fakat, her ne kadar önemli olursa olsun, dikkat edilmelidir ki bu, neticeten bir kıvılcımdır; ehemmiyeti bizzat kendisinde değil, tetikleyeceği sonuçlardadır; öyleyse şimdi artık bundan sonrası gelmelidir. Bizler, Biz Türkler, bugüne gelinceye dek dünya standardına yükseltmeye ve milletler arası yarışmalarda başa güreşmeye muvaffak olamadığımız Futbol’da dahi, kırksekiz sene aradan sonra ikinci olarak katıldığımız dünya şampiyonasında bu seviyelere çıkabiliyorsak, herhangi bir hile-hud’a ile değil alnımızın teri, bileğimizin (ve beynimizin) gücü ile bu başarı çizgisini tutturabiliyorsak, aynı başarıyı niçin diğer alanlarda tekrar etmeyelim, edemeyelim; niçin diğer alanlarda da aynı seviyeyi tutturamayalım?

Bu vesile ile bir anlamda “kendisini keşfetmeye başladığını” düşündüğüm milletimiz tarafından muhtelif şekillerde sorulduğundan emin olduğum bu sual, cevabını da kendi içinde taşıyor: Çünkü elimizi tutanlar var!

Belirli bir itiraz payı koyarak iştirak edeceğim bu fikrin, yani elimizin tutulduğu düşüncesinin kimi işaret ettiği de belli: Önümüze düşenler ile elimizi tutanlar aynı kişiler. Yıllardan beri bu ülkenin yüzünü gülmez hale getirenler, kara bahtımız kem talihimiz onlar: Bu ülkeyi yönetenler!

Bu intibah güzel; ama yetmez, yetebilemez. Tutuşan kıvılcımın içimizde gömülü olduğuna inandığım büyük volkanları tetikleyebilmesi için de kanaatimce asıl şu fikrin uyanmasına ihtiyaç var ki yukarıda zikrettiğim itirazım da tamı tamına ve aynen budur: Elimizi tutanları başımıza getirenler yine Biz’iz. Öyleyse, aslında problemin düğüm noktası da Biz’iz; yani problemi yaratan da Biz’iz, çözecek olan da; başkası değil.

Bunun için de, düşüncem odur ki, başarıya giden yolları, önümüze düşenlerde değil kendimizde aramalıyız; kaderimizi bir başkasının veya başkalarının eline bırakmayıp kendi ellerimize almalıyız. Bunun için de kendimizi, gücümüzü, nelere muktedir olduğumuzu keşfetmemiz gerekir.

***

Futbol deyip geçmeyiniz; insana neler öğretiyor: Hür insan, probleminin çözümünü başkasında değil kendisinde arayıp bulan, kendi başarısını kendisi istihsal edendir.

 Futbol İnsana Neler Öğretiyor
  Durmuş Hocaoğlu   Zaman Gazetesi / 08.07.2002

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: