Articles

Bir Kitap Tahlili(Ademin Yalnızlığı-LÂ)

In edebiyat, kitap tanıtımları, nazan bekiroğlu, nazan bekiroğlu kitapları, nazan bekiroğlu lâ, radikal gazetesi, radikal kitap eki, soner can on Kasım 27, 2009 by yusufmirza

Nazan Bekiroğlu, roman ile mesnevi arasında seyreden bir üslupla yazdığı son romanı ‘Lâ’da, insanın Adem ile Havva ekseninde, ama illa ki Adem’in yalnızlığı perspektifinde, bireyin ezeli ve ebedi yalnızlıkla örselenen ontolojisine kişisel ama bir o kadar da önemli bir bakış sunuyor. Yalnız gelmişti dünyaya Adem. Dünyanın bir adının da yalnızlık olduğunu bildi. O kadar yalnızdı ki, dünya böylesi bir yalnızlığı son gününe değin görecek değildi. ” Nazan Bekiroğlu, son yayınladığı romanı Lâ’da referansını Kur’an’dan aldığı ontolojisini, Adem üzerine bir roman ile kurarken (elbette bilinçli bir biçimde) sonsuz evrene ve sonsuz yaratılmışlara inat, yürek burkan insanoğlu yalnızlığına vurgu yapıyor. Bekiroğlu ’nun baştan sona odaklandığı yalnızlık hali, ıssız bir dünyada acıklı bir çaresizliği de hatırlatıyor insana. Uzak derinlerden gelen boğuk seslerden başka bir dış evren tahayyül edemeyeceğiniz ana rahmindeki dokuz ayı kavrayabilseydik, Adem’in yalnızlığına hoş bir mecaz olabilirdi belki de. İnanmayanı ürperten, insanı evrim düşüncesine zorlayan da budur: Uçsuz bucaksız bir dünya ve yapayalnız bir ‘tek’ kişi! Böylesi bir acı, böylesi korku katlanılır bir şey midir?

Mümkün müdür sadece bir tek kişi olmak? Her şeyin ilkini öğrenmek, ilkini tatmak, ilk kez korkmak, ilk kez sevmek!.. İlk kez ayrı kalıp, ilk kez suçlanmak. Elbette tüm bunlar o ontolojiye inanmakla doğrudan ilintili. Ne var ki, romanı roman olarak düşündüğünüzde bu sorular, daha da ürpertici karanlıklara doğru yol alıyor. Aslında ademoğlu çoğalsa da ilkinden itibaren ‘Adem’lerin yalnızlığı azalmadı arttı. Çünkü yalnızlık duygusu, insanın yanında yöresinde kendisiyle ilgili birilerinin var olması ile ilgili değil, içine doğru yaptığı yolculuğun kıyıcılığıyla ilgili. Nazan Bekiroğlu’nun her yeni eserinde geliştirdiği ‘çok özel’ üslubuyla harmanladığı Lâ, diğer romanları gibi geçmişin zenginliğinden besleniyor, ancak bir farkla. Bekiroğlu bizi bu defa, evvelinden de evveline, hikayenin ta başına götürüyor. Adem ile Havva’nın bir insan olarak var oluşunun hikayesine. Yazar bunu yaparken elbette Kur’an’ı referans alıyor. Ontolojisini İslami bir temele oturtan Nazan Bekiroğlu, Adem’in öyküsünü anlatırken tamamen insani duygulara ve anlayışı taşıyor yedeğinde. Yazar, “mutlak olan sadece kalbin zamanı” derken aşkın insan hayatının tam merkezinde hep ve tam belirleyen güdü olduğunu da savunuyor. Bu bakımdan iki kişilik bir dünyada bile aşkın var olabildiğinin de hikayesi Lâ.
Zaten bir sevmeye gör, göz başka birini görür mü ki. Bu bağlamda aşk zaten (en fazla) iki kişilik bir eylem değil midir? Lâ’nın yazarı burada, kimi fundemental tepkilere de göze alarak bir peygamberle bir faninin hayatından son derece insani bir aşk hikayesi kotarıyor. Çünkü o tepkiyi göstereceklerin bir kısmı, bir peygamberin fani bir aşkla meşgul olmayacağını söyleyeceklerdir. Ancak, günümüz ölçülerine karşı oldukça uzun bir ömür sürdükleri tahmin edilen Adem ile Havva ’nın, onca yılı aşksız nasıl yaşayacaklarını ve çoluk çocuğa karışıp insanlığın her anlamda nüvesini nasıl oluşturabileceklerinin cevabını vermeden!
Aslında böylesi bir konuyu romana taşımak, bir peygamberi roman kişisi haline getirmek neresinden bakarsanız bakın çok riskli. Ancak Nazan Bekiroğlu, bu riski az rastlanır bir güzelliğe tahvil etmeyi başarıyor. Kullandığı dil ve o dilin yarattığı aura, bizim artık unutmaya meyyal olduğumuz (yeğlediğimiz mi demeliydik) dünyaya öylesine sokuyor ki, insan ister istemez, tuhaf bir anakronizmanın da etkisiyle “Adem böyle isimlendirirdi eşyayı ve olayları ” diyor. Zaten yazara tutkunluk
derecesinde bağlı sadık okurları yıllardır bu çok özel dilden haberli. Bekiroğlu, Nun Masalları’nda yetkinlik sahiline ulaştırdığı dilini bu kez çok daha
büyük bir ustalıkla kullanıyor.

Çağrıldığınız yer
Bir yandan da Adem’le, diğer ademoğulları arasındaki farkı da sezdiriyor yazar. Lâ’yı okudukça anlıyoruz ki ademoğlu, cennetten kovulmuşluğunun kompleksini daima yaşıyor. Ve belki de bu yüzden yeryüzü cennetinden kendini yok edemeyip kendi yeryüzü cehennemini yaratıyor. Adem kovulmuşluğunun kefaretinin daima farkında ama oğulları kovulmuşluğu, insan doğasına dair normal sorunlar olarak algılıyor ve ontolojisini buna göre temellendiriyor. Oysa, insan ruhunun derinlerinde ‘hep oraya’ dönmek, adını koyamasa da bir vuslata, ölümün ve kıyımın olmadığı asude bir varoluşa doğru yol alıyor olduğunu ummak yok mudur?..
‘romanla mesnevi’ arasında ilginç bir yol izleyen Lâ, yepyeni bir tarzla bir solukta okunuyor. Yazar, hiçbir şey duymak istemeyenlere hiçbir şeyi söylemiyorsa Adem olmanın zorluğunu, Adem kalmanın zorluğuna da vurgu yaparak anlatıyor. Beni nereye çağırıyorsan oradan geliyorum ben” derken de, sözlerin evreninden gönlün evrenine çağırıyor okuru.

SONER CAN / Radikal Kitap

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: